Çarşamba, Aralık 26, 2007

Yazmalı Artık!!

Sevgili Mücevher Kutusu sobelemişti. Çok uzun zaman oldu ama hemen af dileyerek sobeyi cevaplayayım:
Ben küçükken; hiç bisikletten düşmedim, o yüzden hala iyi kullanamam.
Aslında ben; hmmm..benim işte.
İlk kopyamı ne zaman çektim; İlkokul beşinci sınıfta. O yıla kadar hep sınıf başkanı ve en çalışkanken, babamın mecburi hizmetle doğuya gidişi ve bizim de ona katılmamız arasında geçen zamanda derslerde çuvallayıp bunu kendime yediremem sonucu, son derece bilinçli, organize bir kopya olayım vardır. O kadar organize olana kadar çalışsam, o testten iyi not alırdım yine herhalde.
En saçma huyum; saçma olanları bırakıyorum. O yüzden yok. tur. diye düşünüyorum. Var mı yoksa?
Cep telefonum; marka ve modeli hiç önemli değil, sevdiklerime her an ulaşabileyim yeter.
Aşk bence; aklın hasta halidir. Bazen zamanla düzelir ya da şekil değiştirir. Ama herkesin başına gelmelidir.
En sevdiğim bloglar; samimi, pozitif, akıl dolu, umut dolu yazanlar.

İşte böyle.

Söz vermiştim, kızımın doğumgünündeki etkinliğimiz güzel geçerse bahsedecektim diye. Çok güzel geçti. O yüzden, buraya bakılmasını ve ilgi çekici bir etkinlik aranıyorsa denenmesini şiddetle tavsiye ederim. Bir buçuk saat boyunca 25 kadar kıpır kıpır çocuğun ilgisini ayakta tutmak kolay iş değil. Etkinlik bunu başardığı gibi, annelerin dahi ilgisini çekiyor. Bizim yerimiz dardı ve hava güzel olmasaydı ve çocuklar deneylerin sonunda dışarı çıkamasalardı, ne olurdu bilemiyorum ama, bir buçuk saat sonunda çil yavrusu gibi dağılıp, açık alanda koşturmaya başladı her biri ki, kimisi o soğukta üzerine mont bile giymeden fırlamıştı. Yani, konunun özü, etkinlik sonunda yollarında durmamak, biriken enerjilerini bir şekilde atmalarını sağlamak gerekecek.

Yarın da oğluşumun okulunda doğumgününü kutlayacağız. Haftasonu da büyüklerimiz ve arkadaşlarımızla küçük bir kutlama olacak. Ablası kadar geniş bir sosyal çevresi henüz yok, o yüzden davetli sayımız daha az. Tabii bu arada ateşinin düşmesi için dua ediyorum. Sanırım azı dişi çıkıyor, ateş içinde iki gündür. Okula da gidemiyor tabii. Ve çokönemli gelişme! Artık kendi başına uyuyor. Bu durum, pekçok şeyi de düzene soktu. Gece lambası ve etkili bir konuşma ile bir gecede, tek başına uyku durumuna geçti oğluşum. Bu sayede ben de kızımla yatmadan önce fısıltı sohbeti yapabiliyorum artık, uykudan hemen önce. İkimize de iyi geliyor bu.

Bayramı da evimizde geçirdik. Bol bol dinlendik. Blog arkadaşlarımı merak ediyorum, işlerden okuyamadım hiçkimseyi. Bu hafta yurtdışı tatil diye bir miktar rahatım. Açığı kapatabilir miyim acaba?

Salı, Aralık 04, 2007

4 Aralık

Meğerse bugün 4 Aralık'mış. Belki parti kısmını Cumartesi yapacağımız ve o güne hep hazırlık yaptığımız için, belki telaştan, uykusuzluktan, yorgunluktan, artık hangi nedendense bu sabah kızıma iyi ki doğdun demeyi unuttum. İşe geldiğimde asistan arkadaş bugün büyük gün diyerek gülümsedi. Ne vardı diyorum hala. İnanılır gibi değil! Geç kalmadım tabii, akşama öpüp sarılıp şımartabilirim ama sabah hatırlamamış olmam çok üzdü beni. Benim için mazereti olmayacak bir durum bu. Cumartesi günkü partimizde değişik bir etkinlik yapıyor olacağız bu yıl. Başarılı geçer memnun kalırsak paylaşacağım. Dün, annem pastasını da sipariş verdi. Her yıl her ikisinin de pastalarını annem alır. Dedelerinden der. Alışveriş ve ikram listelerimiz de hazır. Cuma günü hazırlayacağız hep birlikte. Bu yıl mekan olarak bir miktar küçük bir yerde toplanıyoruz. Biraz endişe etmiyor değilim. 20'ye yakın 8 yaşında kızlı erkekli bir grubun bu durumdan biraz sıkılmalarından korkuyorum açıkçası. Ama eğer planladığımız etkinlik zevkli geçerse bir süre için sorun olmayabilir. Geleceklerin hiçbiri yabancı değil, hepsi çok sevdiğimiz kimisi ile sadece doğumgünlerimizde karşılaşsak da, hiç kopmadığımız arkadaşlarımız. Kızımın arkadaşlarının aileleri ile de arkadaş olduğumuz için, ben de en az kızım kadar sabırsızlıkla bekliyorum bu haftasonunu. Bir de kızıma şöyle bir öneri götürdüm. Dedim ki, bak hayatım artık büyüyorsun, her yıl parti yapmak yerine, evimizde ufak bir pasta kesip bizden, çok istediğin iki hediyeyi alabilirsin. Kabul etti. Kendisine söylemedim ama her yıl yaşı kadar da fidan alırız Tema'dan diye düşünüyorum. Tabii seneye farklı düşünebilir.
Gelelim oğluşuma. Bir kere ilk günler hiç de korktuğum gibi geçmedi. Biraz genel oyunlara katılımda çekinik kalsa da, bıcır bıcır sürekli konuşmuş, yemeklerini yemiş, öğyetmenine bayılmış. Bakıcı abla alışana kadar bekliyor ama görünmüyor. Hatta dün sabah okula kendi girmiş ve dönüp ablaya beni almayı unutma demiş. Haftasonu okulun neden kapalı olduğunu da anlayamadı önce. Bak ablan da gitmiyor, biz de işe gitmedik, ama iki günlük tatilden sonra okul tekrar açılacak ve gidebileceksin dedik. Okul tatil dediğimizde ilk sorduğu, ev ayakkabılarım okulda kaldı, nasıl alacağız dedi. Almaya gerek yok, gidince yine kullanacaksın dedik, rahatladı. Tabii beklenen oldu ve hastalandı oğluşum. Dün de halsiz olmasına rağmen gitmek istedi. Ama bugün epey kötüledi ve neyse ki bugün gitme olur mu? önerime itiraz etmedi. Öğlen tatilinde doktora gideceğiz. Acı ilaç vermemesi şartıyla tabii. İlk faaliyetlerini de dolabımıza astık hemen. Büyüdü. Büyüdü de pamuktan kardan adamlar yapıp, okul çantasına kitap bile seçiyor. İnanılmaz! İnanılmaz!

Çarşamba, Kasım 28, 2007

Bu öğlen, oğlumu kreşe yazdırdım. Zaten planlıyorduk ama içten içe de ayak diriyordum. Kış geçsin, şimdi hastalık çok olur, bahara gider filan diyordum. Tamam itiraf edeyim, kıyamıyordum. Ablası iki buçuk yaşında başlamıştı. Şimdiki gibi içimize sinen bir bakıcımız olmadığı için. Şimdi ise hem bakıcımız çok iyi hem de annem hemen hemen hergün yanlarında. Çok da güzel ilgileniyorlar. Annem hayatından son derece memnun. Ama artık net şekilde anlaşılıyor ki, ev ona dar geliyor. Yetmiyor. Çabucak sıkılan bir çocuk değil. Oyalanabiliyor oyuncaklarıyla. Etrafında yaşıtları da olmalı ama.
Aslında korktuğum ve çekindiğim hep kreşin ilk günleri. Acaba sevecek mi, gitmek isteyecek mi diyerek bu zamana kadar ve evdeki rahatlığın da sayesinde, bugünü erteledim. Yani yarın sabahı. Bu kez farklı biryol izleyeceğiz, okula babasıyla gidecek. Benimle olursa içeri girmek, beni bırakmak istemeyebilir. Yarım günle başlıyoruz. Alıştıkça ve biraz daha büyüdükçe tam güne çıkacağız. İlk günleri atlatalım da.
Kayıttan dönüşte ablasından da gördüğü ve okullu olma ile ilişkilendirebileceği bir çanta aldım ona. Sevdiği oyuncakların (kablolar, cetveller, el fenerleri gibi) bir kısmını yanına alabilir ve yeni kalem kutusuna biraz boya kalemi koyabilir.
Öğretmeni ile de tanıştım. Şeker bir hanım.
İçimde öyle bir his var ki, ya çok sevecek okulu ya da hiç. Göreceğiz.
Bu arada, akşamları uykuya birlikte yatıyoruz. Yani kendisi yatağında, ben de hemen yatağın yanında yerde. Uyumamak için türlü bahaneler, sorular ve hikayelerin eğlencesi bir yana, elimi sıkı sıkı tutup öpmesi yok mu, başını oraya koyma acıyabilir demesi yok mu, bitiriyor beni.
Yakında 4.yaşına basacağını hesaplıyor, inanamıyor, bir daha toplama çıkarma yapıp aynı sonucu bulunca şaşırıyorum.
Yarın önemli bir gün.
Yarın akşam anlatacaklarını çok merak ediyorum.

Salı, Kasım 27, 2007

Aferin Bana!

Blog ayarlarıyla oynayınca böyle olursun işte, olsun canım herkesin işi var o yüzden uğramamışlardır deyip avunmaya çalışır ama, içten içe de hiç yorum yok deyip üzülürsün. Ayar değişikliklerinden biryerlerde yorumların takıldığını görünce de çoook sevinirsin!
Önceki yazılarıma onlarca acaip mesaj gelmiş, bir türlü silemedim, gelmesinler diye ayar yaparken de kitlemişim yorumları. Düzelttim mi? Sanırım ve umarım.
İleride teknolojik yenilikleri bir türlü öğrenemeyen ninelerden olacağım galiba.

Pazartesi, Kasım 19, 2007

...

Günlerin hızına yetişmek ne mümkün! Güneşten önce uyanıp, aydededen hemen sonra çoğunlukla sızarak uyumak ve bölünmemiş bir rüya görebilmeyi ummak arasında geçen saatlerde neler oluyor, nasıl göz açıp kapayana kadar günler geçiyor, hayret! Okuduğum kitaba göre şu anda bir Moore cümlesi kurdum. Birşeyin öyle olduğunu biliyor ama yine de inanamıyor, hayret ediyor olma hali. Çocuklarıma bakarken de sıkça böyle hissediyorum. Onları görüyor ama inanamıyorum. Dokunuyor, sarılıyor, sinirlenince bağırıyor, kızıyor, hemen sonra sakinleşiyor, öpüyor, kokluyor, merak ediyor, kalbimi dolduruyor yine de inanamıyorum. Anne olma halimin tüm endişelerini törpülememe yardımcı olabilir bu kitaptaki yaklaşımlar. Böyle olsun diye okumaya başlamamıştım ve kızımın doğumundan bu yana çok yol katettim ama yine de öğrenecek, düzeltecek çok şey var. Herşeyi doğru yapamayız bir kere. Ama daha tehlikelisi doğru yaptığımızı sanmak. Üzeri yaprak ve çalı çırpı ile kamufle edilmiş bu çukura düşmemek için farkında olmak, neyi nasıl yapıyorum diye dönüp kendine sıkça bakmak lazım. Şimdi nasıl davranırsam en doğru (kitap birkez daha bana anlatıyor ki, doğru diye birşey yok, bakış açıları, zaman ve mekan ilişkileri var sadece) tepkiyi vermiş olurum sorularıyla sıkça karşılaşılıyorum ben mesela. Geçenlerde bir film izlemiştik şu söz eşimle ikimizin (hah filmi hatırladım, Son Ültimaton'du, hem de sinemada:) de çok hoşuna gitti :"Eş zamanlı kararlar herzaman mükemmel değildir". Rahatlatıcı. İş hayatında anlık pekçok karar verip, sonucunda bir aksilik olsa da çözeceğimi bilmem, anne olarak anlık karar verip olumsuz bir sonucunun herzaman düzeltilebileceği hissini vermiyor bana. Yok, kesinlikle karamsar değilim. Hatta kendime güvenim gün geçtikçe artıyor.
Misal, bu haftasonu kızımın günlüğüne baktım, ortada ve açıktı. Çok hoşuma giden birkaç not düşmüş. İlk kez karşı cinsle ilgili iç kıpırtılarının başladığına şahit oldum. Öyle masum, öyle güzel, öyle içten yazmış ki. Önce ne yapacağımı bilemedim. Okuduğumu söylesem mi, konuşmak ister mi acaba, bu yaşta oluyor muydu bu kıpırtılar, nasıldı diye bocaladım. Sonra defterini kapattım, gülümsedim. Bulduğum şekilde bıraktım. İsterse paylaşır dedim. Anlık karar verdim.
Büyüyor. Büyüdükçe kalbimde de büyüyor, kardeşi de kendisi de.
Çiçekler balkonumdan. Şimdi keyifleri kaçtı tabii. Yine de burda olsunlar, uzun süre solmasınlar.

Çarşamba, Ekim 24, 2007

Durum

Var gücümüzle çalışıp, çalışmaya devam ederken de göz ucuyla da olsa olan bitenlere bakıyoruz. Neşeli birşeyler söylemek ve yazmak ne zor. Hatta herhangi birşey yazmak bile, bu kadar zor olmamıştı. Dünya hızla dönüyor, durup düşünmeye fırsatı olmadan..

Pazartesi, Ekim 15, 2007

Bayram Notları

1.Zorlu bir etap da olsa, tüm büyük bayram ziyaretlerini ilk gün tamamlamakla çok iyi etmişiz. Trafik yağmursuzken bile zorluyordu.
2. Yaşlanan büyükler, büyüyen bebekler gördük, demek ki biz de değişiyoruz ama bu denli çarpıcı farkedemiyoruz.
3.Babannemin evine yine gidemedim, halamda idi, orda öptük elini, oysa heyecanla beklemiştim, çocukken karıştırdığım dolapları, çocuklarım karıştıracaktı. Söz verdik ama. Gideceğiz mutlaka.
4.Tüm bayram tatili boyunca sadece son gün akşama doğru evimizde oturabildik, gezdik, gezdik, gezdik.
5.Kayıp Otoban filmini seyrettik dün akşam, hiiiiçbirşey anlamadık. Hala çözmeye çalışıyorum.
6.En güzel şey aile. Bir daha, bir daha ve bir daha anladık.
7.Arka arkaya sekiz tane Beypazarı Kurusu yiyebiliyormuşum.
8.Çocuklar bayram harçlıklarıyla istediklerini alabileceklerini öğrendiklerinde, özellikle ablamız, çok sevindiler. Ufaklığın harçlığı bitti mesela ama alınanların karşılığında teneke kutusundaki paraları babasına vermesi gerektiği konusunda ikna edemedik. Sanırım edemeyeceğiz de.
9.Çikolata, çikolata, çikolata..
10.İkinci gün alışveriş merkezinde pek kimse olmaz teorim, büyük bir yanılgı idi, çürüdü tabii.
11.Annem pembe güllü battaniyesine bayıldı. Seveceğini biliyordum.
12.Biryerlere eliboş gitmeyi hiç sevmem, tedarikliydim ama o kadar çok ziyaret oldu ki, hazırlıklarım yetmedi.
13.Sakız reçeli yememiştim yıllardır. Özlemişim tadını, yiyince tanıdık eski bir dostla karşılaşmış gibi hissettim.
14.Ufaklık bu yıl el öpmeyi öğrendi ama canı istediği zaman ve kişiye olacak şekilde. Birikisi bayrama denk geldi neyse ki.
15.Tatil sonrası rehaveti çok kötü, hazırlıksız yakalıyor insanı. Misal büyük yavrunun bugün spor kıyafetleri ile gitmesi gerekiyordu, bense geceden normal okul kıyafeti çıkartmışım. Havuz çantasını da hazırlamamışım. Servisin gelmesine az zaman kala farkedip, düzelttik ve yetiştik ama soğuk terler döktüm biranda.
16.Bir dolu kötü haber aklımdan çıkmadı, çıkamadı. Bunca acı yaşanırken gerçek bir bayram değildi bu geçen.
17.Nice bayramlara..

Salı, Ekim 02, 2007

Antibes, Cannes ve Monaco

İçimden yazmak gelmedi nedense. O yüzden bir süredir ilham perisi gelsin diye bekliyordum sanırım. Hala da geldiğini söyleyemem ama en azından kendi kendime bak hala yazmadın diye söylenmeyi bırakmak istiyorum. Bir kere nefis bir tatil oldu benim için. Geçen hafta değil ondan önceki hafta, yolculuğa çıkmadan önce iki günüm vardı. Oğluşun uyku saatlerine denk getirip, hem uzun zamandır gitmek istediğim İkea ziyaretimi yaptım hem de sinemaya gittim. Kalan zamanlarda kızımı karşıladım okul dönüşü ve bol bol oğluşumu mıncıkladım, onun istediği şekilde oyun oynadım. Biryerlere yetişme telaşı olmadan, koşturmadan, saate bakmadan doyasıya iki gün geçirmek bünyeme ilaç gibi geldi. Ama asıl ilaç, elimde harita ve tren tarifesi ve çantamda kameram, suyum, mutlaka kuru siyah üzüm ve cevizlerimle, ilk kez gittiğim sokaklarda dolaşmak ve bir sonraki dönemeçte ne göreceğimi bilmeden yorgunluktan bayılıncaya kadar yürümek oldu. Bol bol fotoğraf çektim. Aşağıda birkaç tanesini ekleyip ufak notlar aldım. İnsanın herşeyden, ama herşeyden uzaklaşmasının nasıl birşey olduğunu unutmuşum. Hatırladım. İki sahne beynime kazındı bu üç günde. Çünkü her ikisinde de, tıpkı suyun üzerinde yatar durumda kendini denizin hareketlerine bırakmak gibi, kulakların yarı suda olduğu için de sesleri de belli belirsiz veya suyun içinden kırıldığı şekliyle duymak gibiydi. İlki, Monaco'daki Oşinografi müzesinin içindeki dev tankın karşısında oturduğum anlardı. Çeşitli köpekbalıkları, ton balıkları ve adını bilmediğim daha bir sürü balığın dolaştığı resif akvaryumunun karşısında nefesim kesildi. Oturduğum yerden aşağıdaki resmi çektim. Ve uzunca süre de yerimden kalkamadım. İnsanı ağlatacak kadar güzeldi gördüklerim. Gözlerimin bana gösterdiklerine inanamadım. Gerçekten unutulmazdı.Diğer sahne ise, döneceğimiz gün Monaco'daki kafelerden birinde ayaklarımı uzatıp başımı arkaya attığım ve bulutların geçişini izlediğim andı. Herhangi bir gökyüzü ve herhangi bir kafe olabilirdi. Yine o hafiflik hissi, sanki havada yüzermişim gibi ve sanırım bir nötr olma durumu idi yaşadığım. Aklıma kazındı bu an. Böyle bir anı yaşamayalı uzun zaman olmuş demek ki. Bu kadar etkilendiğime göre..

Neyse, gelelim resimlere.

Cannes'da trenden inip, gardan çıktıktan sonra ilk gördüğüm bu ilginç saat oldu.

Sonra Cannes sahiline yürüdüm, hala birsürü insanın güneşlendiği upuzun kumsalın kenarında oturup dinlenen insanlardan oldum bir süre. Ayaklarımı uzattım, yolda bulduğum son derece şık ama bir o kadar da pahalı bir çikolata dükkanından aldığım minik bir kutu çikolatayı yedim. Uzun uzun etrafı seyrettim. Dinlenmekten yorulunca kalktım.
Film festivalinin yapıldığı büyük oditoryumun hemen önünde isteyen Brad Pitt ile fotoğraf bile çektirebiliyordu. Japon bayan turist grubunun hemen her üyesi Angelina'nın yerine geçip poz verdi.
Antibes sahilleri.. Cote D'azur diyorlar bu upuzun sahillere. Tren yolu hemen yanından gidiyor ve yol boyu deniz manzarası eşliğinde yolculuk ediliyor.
Antibes sokaklarından bir şapkacı,içeri de girseydim keşke.
Yine Antibes sokaklarında bir zeytinden elde edilebilecek her türlü ürünün satıldığı bir dükkan. Bir de çeşit çeşit kokuların, losyonların, kremlerin, mum ve sabunların satıldığı, harika kokan dükkanlar vardı ki, mümkün olsa da koku da fotoğraflardan yayılabilse. Lavantalı ürünler başta olmak üzere, güzel kokabilecek herşeyli sabun ve krem yapmışlar Fransızlar. Monaco'daki Boat Show'un bir kısmının tepeden görüntüsü..

Monaco Oşinografi müzesi muhteşemdi. Jak Kusto ve ekibinin çalışmalarından yola çıkarak kurulmuş müze.
Anlatılabilecekler ve resimler bu kadar değil elbet. Ama ufak bir özet diyelim. Sonuçta, uzun uzun yürüdüğüm, yorulunca oturup dinlenince kalktığım, akşamları eşimle paylaştığım nefis bir gezi oldu bu. Çocuklarım da rahat geçirmişler bu günleri çok şükür ki. Başarılı bir deneme oldu kısaca. Ruhu biraz dinlendirmenin faydası büyük. Umarım yine yapabiliriz böyle bir kaçamak. Bir sonrakine kadar resimler ve akılda kalanlarla idare edeceğiz artık.

Cuma, Eylül 14, 2007

Bir Hafta Yokuz


Önümüzdeki hafta yıllık iznimin ikinci yarısını kullanıyor olacağım. Malum Pazartesi okullar açılıyor. İlk gün kızımı okuluna götüreceğim ve dönüşte de alabileceğim. Bu yıl, artık okulu bildiği için çok daha rahatmış öyle söylüyor. Arkadaşlarını özlemiş. Yeni sınıfını da gördü geçen hafta, dolabına ismi yazılmış, Türkçe kitapları içinde hazır bekler durumdaydı. Sanırım süratle derslere başlayacaklar. Geçen yıldan kalan pekçok araç gerecimiz kullanılır durumda. Pek fazla masraf yapmadan sadece defterleri alacağız gibi görünüyor. Haftasonu hallederiz onu da.
Çarşamba'dan itibaren de ilk kez yavruları bırakıp eşimle buraya gidiyoruz. Aslında gözümü karartmıştım çocukları da götürecektik ama gidişte ve gelişteki aktarmalar ve gece geç saate kalan dönüş sebebiyle vazgeçtik. Başarılı olamayacağımız bir macera olacaktı. Seneye gideriz diye düşünüyorum. İlk defa her ikimiz de olmadan dört gün geçirecekler anneannemiz ve bakıcı abla ile. Bir problem olmadan atlatabiliriz umarım.
Fuarda eşimle bir gün harcayıp, kalan günlerde elimde harita gezeceğim sanırım. Henüz bir program yapmadım ama gittiğimde vakit kaybetmemek için hazırlıklı olmak lazım. Hiç olmazsa kabaca.
Yukarıdaki resimdeki yelkenli yatın adı m/y Maltese Falcon, kendi klasmanında Dünya'nın ikinci büyük teknesi ve Türkiye'de yapıldı. Tam bir prestij ve gurur kaynağı. Fuarda olacak ve görebilmeyi çok istiyorum. Bunun yanında aslında eşimin iş sahası olan yat piyasasının en güzel örneklerini göreceğiz. Monaco pahalı olduğu için, daha mütevazi bir sahil kasabasında kalacağız. Fransa'da mükemmel işleyen raylı sistemin avantajlarını kullanıp, mümkün olduğu kadar fazla yer görebilmeyi istiyorum. Bakalım, biraz da doğaçlama olacak. En çok da yemekleri ve kafeleri merak ediyorum.
Fransızcaya fransız olduğum için, telaffuzları bir miktar anlayabileceğim bir kitap aldım kendime ama pek ümidim yok, fakat çok zevkli bir dil. Türkçedeki bazı kelimelerin de Fransızca olduğunu ve anlamlarının ne olduğunu da birazcık öğrenmiş oldum. Fırsat bulursam öğrenmeyi isteyeceğim bir dilmiş. Ne demişler bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.

Çarşamba, Eylül 12, 2007

Çocuk Siteleri

Sevgili Karamelize sobelemiş. Çocuk sitelerinden beğenip takip ettiklerimizi paylaşacağız. Düşünüyorum. Aslında bizim sürekli takip ettiğimiz bir site yok. Zira evimizde bilgisayar yok. Daha doğrusu çocukların kullanımına açık kurulu bir bilgisayarımız yok. Mümkün olduğu kadar da geç almayı düşünüyoruz. Ama arada bir anneme gittiğimizde kızım hemen bilgisayarın başına geçiyor, google'da çocuk oyunları yazıp çıkan sitelerde daha çok kıyafet giydirmece, oda dekore etmece, Winx kızları, Barbie sitelerinde süratle geziniyor. Yaptıklarını sürekli bize gösteriyor, nasıl olmuş diye soruyor. Geçe nlerde bir bilgisayarı olsa merak ettiği şeyleri rahatça araştırabileceğini söyledi. İyi taktik ama işe yaramadı bizim üzerimizde. Beklemesi gerek. Oğlum ise, anneannesinin verdiği boşta olan bir büyük bilgisayar klavyesinin kablosunu koltuğun kenarına sıkıştırıp öyle çalışıyor her gittiğimizde. Geçenlerde dayanamayıp kartondan dizüstü bilgisayar yapmışlar kendilerine evde. Oldukça hoş ve pratik bir dizayndı. Neyse, aslında benim burada paylaşmak istediğim iki site var, birisi Susam Sokağı , diğeri de Enchanted Learning. İkincisinde kısıtlamalar olmuş sanırım, eskiden tamamı ücretsizdi, yine de seçip kullanılabilecek pekçok çalışma var. Dediğim sebeplerden biz pek faydalanamıyoruz, belki ileride oğluma yetişir. Karamelize'nin sobesi ile ben de güzel siteleri öğrenmiş olacağım. Böylece vakti geldiğinde, hazırlıksız yakalanıp, google'dan ne çıkarsa bahtımıza sitelerine kalmayız.

Perşembe, Ağustos 23, 2007

Genel Görüntü

Çok değil bundan iki hafta kadar önce hem emzik hem de bez kullanan oğluş, şimdi ikisini de atmış, "abi" olma yolunda emin adımlarla ilerlerken; benim ve babasının eve adım attığımızdan itibaren, yeni ve son derece güzel alışkanlıklarında düğmeye basılmış gibi bir gerileme olması, böyle bir bebek halleri edinmesi, hatta ablasının koltuğunda ihtiyacını gidermesi süreci daha ne kadar devam edecek bilinmez. Ama yaramazlık, muziplik bu kadar mı yakışır, bu kadar mı kızarken zorlanılır, anlaşılır gibi değil.
Tüm gün birlikte olmaları, pek süt liman günler yaşatmıyor tabii bize. Ama en muzdarip olan ablası oluyor hep. Yine de en ayrılamadığı, belli etmese de en biryerlere bırakamadığı yine ablası. İkisi de hızla büyümeye, kıyafetleri süratle küçülmeye devam ediyor. Konuşmalar farklılaşıyor, aaa nerden öğrenmiş dedirten cümleler kuruluyor. Hala ve çok şükür ki şaşırmaya devam ediliyor.
Ve nihayet oğluşa bir şerit metre alabildik. Hani şu karemsi salyangoza benzeyen çekince 5 metreye filan uzayabilen şeritlerden. Alındığı günden beri heryeri ölçüyor kendince. Ucunu bize tutturup geri geri gidip halıları, bardağı, legoları, ellerimizi, kollarımızı, kağıt parçalarını, işte ne varsa etrafta herşeyi ölçüyor. Emzikle uyumayı bıraktığından beri şerit metresiyle uyuyor. Eğer kazara sabah uyandığında yanında değilse, akşamdan almayı filan unuttu ise, gözlerini açar açmaz yanıma gelip sabahın uykusunun ennnn tatlı yerinde "metrem nerde anne?" diyor. Saliseler içinde uyanmaya alışkın bünye sayesinde, kısa zamanda şerit metre bulunuyor da, rahat ediliyor. Yoksa iş büyüyor. Bir de cam sileceği vardı birlikte uyuduğu ama şimdilerde pek ilgilenmiyor onunla. Hani şu arabaların camları silinir, saplıdır ve bir tarafı lastik bir tarafı süngerdir. Kullanımda olanları eve çıkarmasına müsade etmediğimiz için, kendine özel temiz bir silecek almıştık. İşte bir de o silecek çok önemliydi. Neyse ki geçti şimdi. İlginç bir oyuncak anlayışı var özetle. Bu arada uyumadan önce kitap okuma alışkanlığını da edindi. Mutlaka bir veya iki hikaye okutuyor. İlgi alanları çok farklı diye, hatta boya kalemlerine bile, sadece kablo resmi çizmek için ilgigöstermesi, kitapları sevmeyeceğini düşündürtmüştü bana. Ama öyle olmadı. Neyse ki.
Ablası da tam bir balık oldu bu gelişmeler sırasında. Yüzme işini iyiden iyiye çözdü ve hergün daha da geliştiriyor. Tenis dersleri de iyi gidiyor ama okul başladığında ne şekilde devam edeceğiz, hatta edebilecek miyiz duruma bakmak gerekecek. Şu an tatilin tadını sonuna kadar çıkarıyor. İkinci sınıf, ilk yıla göre daha rahat olacaktır diye düşünüyorum. Yine de belli olmaz, zorlanabilir. Tabii sınırsız yüzme, oyun, bebek konuşturmaca, arkadaşlarını ağırlayıp sonra da onlara gitmece ve kardeşi ile vakit geçirmece çalışmalarından arta kalan zamanlarda kitap okunuyor, ödev yapılıyor. Çok iştahla değil. Ama yine de yapılıyor.
Önümüzdeki hafta 30 Ağustos tatilinden de faydalanıp, İznik ve Bursa civarında minik bir tatil planı yaptık. İznik gölü ve şehri ile Uludağ'ın mesire yerlerini görmek istiyoruz. Hem amcalarımız ve babaannemize de hoş bir sürpriz olur dedik. Vakit kalırsa Cumalıkızık'ı da görmek istiyorum ben ama duruma göre davranırız herhalde. Ee oğluş "abi" oluyor artık, arabalı seyahatin menzilini uzatmaya başlamalı.

Salı, Ağustos 21, 2007

Geç ve de Güç...

....oldu ama iki satır yazayım hiç olmazsa dedim. Fikriminincegülücüm, sobe cevabım ne kadar gecikti değil mi? Beni etkileyen ve büyüleyen çok şarkı var ama özel anlamı ve dönüm noktası olması sebebi ile (biraz da sobe konusu soğuduğu için) sadece tek bir şarkıyla sobeyi cevaplıyorum. Geç kaldığım için kusuruma bakma lütfen...

Cuma, Temmuz 13, 2007

Gaymak Dondurma Tadında

Tatilleri biraz dondurma yemeğe benzetiyorum. Sıcaktan ve işten bunalındığı bir anda akla düşüveren, alana kadar sabırla ve istekle beklenen, ilk anlarında serinliğine şaşırıp, ortalarından itibaren işin içine külahın da katılması ile, ne olduğunu anlamadan bitiriverilen, tadı tamakta kalan nefis birşey. Bizim tatilimiz de öyle oldu. İlk tatil köyü tecrübemiz için hiç de fena sayılmayacak bir deneyim diyebiliriz. Öyle çok detay var ki şimdi hangisini anlatsam bilemedim. Sadece şunu söyleyeyim, tatil sonrası ilk çalışma haftası bitti nerdeyse ama ben hala hergün tatil resimlerine tekrar tekrar bakıp, defalarca inceleyip gülümsüyorum. Sevilcim ile de on dakikacık da olsa görüşebildik. Tatil köylerimiz yanyana imiş, girişleri uzak gibi görünse de, kıyıları birmiş meğerse. Sağolsun aradı ve hem kendisiyle hem de şeker kızıyla tanıştık. Abiyi göremedik maalesef, bir dahaki sefere umarım. Ankara'da oturduklarını sanıp büyücek bir pot kırsam da, sonunda burada da görüşebilmek dileğiyle ayrıldık.
Tatilde dinlenme beklentim yoktu ama tam tersi oldu, olabildi. Şaşırdım ve bu işe bayıldım. Çocuklarla kesintisiz birlikte olmak, yemek, alışveriş koşturma derdi olmamak çok çok iyi geldi bana. Bir de kalın perdelerin rolü bu işte büyük. Evde saat altı ila yedi arası bir saatte uyanan oğluşum, kalın perdeli odalarımızda taaa sekizlerde dokuzlarda uyandı tüm hafta boyunca. Şimdi sabahları doğuya bakan odasındaki ışıktan rahatsız oluyor ve ağlayarak uyanıyor, en kısa zamanda biraz daha kalınca perdeler diktireceğim odasına. Bu sefer de işe giderken göremiyor olacağım, bir şekilde ortasını bulacağız artık.
Tatil keşke bitmese desek de, evimizi çooook özledik tabii.
Yeni site yönetimimizin yeni bir uygulaması var. Her onbeş günde bir bahçede kocaman beyaz bir perdede film gösterimi oluyor. Tatile çıkmadan önce Ice Age 2'yi seyrettik açık havada. Bayıldım bayıldım. Dün akşam da hava esiyor ve bulutlu diye iptal edilir sanmıştım ama perdenin kurulduğunu görünce çok sevindim. Yarı Muğlalı (Bodrum-Girit karması olması itibariyle %25 ediyor ama olsun iltimas geçtim) olduğum için oynayacak filmin Dondurmam Gaymak olması ayrıca heyecanlandırdı beni. Oğluşun aşısı vardı dün, akşam aşımızı olup geldikten sonra baba oğul uyumaya girdiler biz de kızımla battaniyemizi, mısır patlaklarımızı, suyumuzu, kahvemizi alıp aşağıya indik. Renkli armut koltuklara kurulduk ve bu çok tanıdık, çok eğlenceli ve farklı filmi keyifle izledik. Resmi sitesinde bolca detay var ama filmi mutlaka görmek, Muğla'nın o nefis şiveli insanının film ekibiyle birlikte neler başardıklarına şahit olmak gerek. Tatil sonrası işe gitmenin verdiği moral bozukluğuna da iyi geldi bu film. Dönünce eşim bile farketmiş ki, bir film nasıl neşelendirmiş böyle seni dedi. Bir dahaki sefere daha çok mısır patlatmalı yanlız. Kızıma ayırdıktan sonra arkadaşları için de ufak iki üç poşet pörtlek hazırlamıştım ama başkaca çocuklar da vardı, yetmedi tabii. Açık havada film seyretme keyfi yaşatan, bodrum katlarından çatılara kadar heryeri ilaçlatan, ilave su depoları yaptıran çalışkan site yönetiminin çalışmalarına ben de mısırları patlatarak yardımcı olayım diyorum. Alaska frigo satışlarına da girmeyi düşünmüyor değilim hani.
İşlere güçlere döndük ve tatili hoş bir anı olarak bıraktık. Fikriminincegülücüm beni sobelemiş, epey de zaman olmuş, daha fazla geciktirmeden en kısa zamanda yazacağım. Oğlu ameliyat olmuş bir de. Buradan geçmiş olsun dileklerimi ileteyim. Diğer bloglarda son durum ne, yavaş yavaş bakmaya başladım. Evet evet özlemişim buraları da.

Cuma, Haziran 29, 2007

İyi Tatiller-İlk Bölüm

Tatilimizin ilk bölümüne bu Pazar çıkıyoruz. Arkadaşlarımızla gidiyoruz bu tatilimize ve bizim ailecek gideceğimiz ilk tatil köyü deneyimimiz olacak. Heyecanlıyız. Biraz da meraklıyız. Valizimiz hazır bile değil henüz ama içine konulacaklar listemiz hazır. Oldukça da uzun bir liste. Bu akşamdan başlamalı, hava da biraz rahatladı neyse ki. Bu haftayı klimasız ofisimizde perişan halde geçirdikten sonra, bugün başlayan rüzgar çok iyi geldi. Dirildim resmen.
"Dinlenmek" beklentisi ile gitmediğim için, çocukların eğlenmesi ve rahat etmesi, bizim de zaten sevdiğimiz arkadaşlarımızla birlikte olmamız ve tesis de yeter kalitede ise, güzel bir tatil geçirmemize yetecek diye düşünüyorum. E biraz gündüz uykusuna da hayır demem olursa. Bir ihtimal de Yorgun Anne Sevilcim ile görüşeceğiz. Umarım ayarlayabiliriz.
Tatilde olan ve tatile gidecek herkese güzel ve sağlıklı günler diliyorum. Bir de seçim zamanı mutlaka oy kullanmalarını. Çok önemli. Tatilden de, dinlenmekten de.

Cuma, Haziran 22, 2007

Tak-ıntı

Sevgili Minik Meleğin Annesi sobelemişti. Takıntılarımız nelerdir konusunda. Dışardan bakan birisi bu konuyu benim için yazsa daha tarafsız olurdu herhalde. Takıntı olduğunun farkında bile olmadığım huylarım olabilir. Neyse,şimdilik elimizdeki ile idare edip, kendimle ilgili bulabildiklerimi sıralayayım:
-Su. Evet evet su. Her daim su içerim. Gece yatmadan önce, sabah kalkınca ilk iş, gece yarısı uyanınca ve tüm gün. Bak yine susadım.
-Ellerimi çok sık yıkarım. Henüz hastalık derecesinde değil ama, dışardan gelince hiçbir yere dokunmam ve doğru banyoya giderim. Hele mutfakta birşeyler yapıyorsam, yumurta kırdıysam, çöp kovasının kapağını kaldırıp içindeki torbasını düzelttiysem, soğanın kabuğunu ayıkladıysam şeklinde örnekler verilebilecek her türlü durumda ellerimi sabunlarım. Sanırım hastalık olmasına az kalmış. Halbuki öyle çılgın bir temizlik neferi değilimdir. Vardır bir bilinçaltı durumu.
-Kıyafetlerimizde renk uyumu takıntım var sanırım. Aşmaya biraz serbest olmaya hala çalışıyorum.
-En büyük takıntım da, gün boyunca sevdiklerimi periyodik olarak arayıp durumlarını öğrenmek. Psikolojide bunun bir çözümlemesi ve ne anlama geldiği ile ilgili birşeyler olacaktı, okumuştum eskiden. Unuttum. Sebebi çok da önemli değil. Nerdeler, iyiler mi bilmeliyim.
-Aksesuarlarımı kıyafetime göre değiştiririm mutlaka. O kıyafete uygun olmayan bir kolye ile rahatsız olurum mesela.
Şimdilik bu kadar bulabildim ama vardır daha, herhalde. Bir de bu yıl kırabildiğim bir takıntım var. Zeytini hep tek sayıda yerdim. Bu yıl bir iki kez çift sayıda çekirdek kaldı tabağımda, birşey olmadı. Şimdi pek dert etmiyorum. Dedem de tek sayıda yermiş. Genetik kodlarda böyle bir şifre olabilir mi? İlginç.

Cuma, Haziran 15, 2007

Karne

Bu sabah, odasındaki yazı tahtasına "Bugün karne günü, çoook heyecanlıyım" yazmış. Belli etmek istemesem de ben de çok heyecanlıyım. İlk yılın bir başını hatırlıyorum, bir de işte şimdi gelen sonunu. Yıldırım gibi geçti derler ya, öyle oldu. Okudu okuyamadı,yazdı yazamadı, topladı çıkardı, ödevdi derken bitiverdi. Eşimin de, benim de ilkokul birinci sınıftan itibaren tüm karnelerimiz bir dosyada saklı. Çok nadir de olsa açıp bakarım, kırık kırtık bölük pörçük anılar eşliğinde. Kızımın ilk karnesinin, iyi notlar yanında güzel anılar da bırakmış olmasını ve ileride kendine ait dosyaya gülümseyerek bakabilmesini istiyorum tüm kalbimle. İlk bir iki ay dışında gayet rahat geçirdik ilk yılımızı. İlk yılın zor olduğunu söylerler, doğru ama sürekli değil neyse ki. Bir solak için hiç de fena değil artık elyazısı. Epey düzeltti. Yüzonun üzerinde irili ufaklı kitap bitirdi Nisan'dan bu yana. Maalesef sınıftaki en çok kitap okuma yarışında kazanamadı ama daha önemli bir şeyi, okuma alışkanlığını kazandı. Devam ettirebilmek bizim kesintisiz desteğimizle, kendi elinde artık. Yaşça sınıfın en küçüğü olmasına rağmen, iyi idare etti. Kimi zaman çok hırslandı arkadaşlarına, kimi zaman isyan etti, yine de okulunu, arkadaşlarını, sınıfını,öğretmenini çok sevdi. Tatili de bekliyordu tabii. Hadilerimiz olmadan rahat rahat kahvaltı yapabilecek kardeşiyle. Bu arada, tüm gün birlikte olacak olmalarından biraz endişe etmiyor değilim, her zaman güllük gülistanlık olmuyor araları. Göreceğiz.
Hepimizin çocuklarının karneleri hayırlı olsun, bol bol eğlenecekleri, huzurlu, sağlıklı, neşeli bir tatil yaşasınlar. Hekettiler çünkü.

Pazartesi, Haziran 11, 2007

"Severim"ler

Eskiden Leman'da yada Gırgır'da vardı, "severim" listeleri. Çok severdim onları okumayı ve hah bunu ben de seviyorum işte diye sevinirdim. Sevgili Emre sobelemiş, fırsattan istifade neleri ve hangi anları severim ben bir bakayım. Tabii çocuklarım, eşim, annem, ailem, evim hepsinin ennn tepesinde:
-severim listesi yapmayı severim (bu ilk ama şimdiden sevdim)
-ne soğuk ne de sıcak ama ılık günleri ve her iki bahar mevsimini severim
-merakla beklediğim bir filmin tam başlamadan önceki anını severim
-sabahları kızarmış ekmek kokusu ve çaydanlıktan gelen fokurtu sesini severim
-çocuklarımın hiç ummadığım şekilde, yaptığım bir sebze yemeğini yemelerini severim
-dördümüzden herhangi birimizin masadan kalkmadan yemeği tamamlayabilmemizi severim (hiç olmuş muydu?)
-haftasonlarını severim
-haftasonu kahvaltılarını severim
-taze kahve kokusunu severim
-annemle kahve içmeyi severim
-rengarenk pazarları dolaşmayı, tişört yığınlarını karıştırmayı severim
-problemsiz geçen bir iş gününü severim
-özellikle okul önlerinde ama genelde heryerde yayalara yol vermeyi, bey yayaların bu duruma çok şaşırmasını severim
-gülleri severim
-çiçeklerimi sulamayı, topraklarını havalandırmayı severim
-fazla birşey söylememe gerek kalmadan anlaşılmayı severim
-yeni birşey öğrenmeyi severim
-hiç görmediğim bir ülkeye gittiğimde uçağın inişinden hemen önceki anları severim
-hiç yemediğim bir yemeği sipariş verdikten sonra tabaktaki yemekten ilk çatalı almadan önceki anı severim
-yaşamayı severim
-şu an olduğum kişi olmayı ve bulunduğum yeri severim
-eski arkadaşlarımla karşılaşıp hiç değişmemişsin demelerini duymayı severim
-boncukları, çeşitli şıngırtıları, sesli aksesuarları severim
-hediye vermeyi severim
-pişirdiğim kurabiyenin tadına ilk olarak bakmayı severim
-kurabiye kokusunu severim
-aylık dergilerimi, tüm işlerim bitmiş, çocuklarım uyumuş, gündüzse kahvem, akşamsa papatya çayım yanımdayken, eklerine hızlıca bakıp, asıl derginin kapağını açıp editörün yazısından başlayıp okumayı, resimlerine bakmayı severim
-blog yazmayı, içten ve iyi yürekli insanların olduğunu bilmeyi, onlardan çok şey öğrenmeyi severim

Yok duramıyorum, yazdıkça yazıyorum, devam edip okuyucuyu bunaltmayayım. Diğerlerini, aynı konuya denk gelindiğinde, bir dahaki sobe turuna saklayayım en iyisi. Çikolatayı sevdiğimden bahsetmiş miydim?

Pazartesi, Haziran 04, 2007

İtalyanca Kursunu Bırakırsan Böyle Olur!

Çocuklarımızı evde bırakıp dışarı çıkmayız geceleri. Senede ancak iki veya üç kez kadar, biri evlilik yıldönümlerimizde olmak üzere, gece geç vakitte onlar uyuduktan çok sonra döneriz eve. Her çıkışta da, yine çıkalım çok iyi oldu der, ama bir türlü ayarlayıp da ya da ayarlamak isteyip de gidemeyiz. Geçen Cuma ani bir şekilde Maslak Arena'daki Jose Carreras konserine gittik. Aniden diyorum, çünkü benim de gitmemizden birkaç saat önceden haberim oldu. Haliyle tüm ayarlamalar, akşama ne yenecekler, annem ve bakıcı ablamızın umarım işleri yokturlar arasında çabucak halledildi. Ablamıza telefonda gelemeyeceğimiz anlatıldı, kardeşine de uygun şekilde anlatmasını ve anneannesiyle bakıcı ablaya yardımcı olması rica edildi. Annem sonradan anlatıyor, öyle güzel anlatmış ki kardeşine, anne ve baba bu akşam gelemeyecekler, biz uyuduktan sonra burada olacaklar, yemeklerimizi güzelce yiyeceğiz filan diye. Hiçbir sorun çıkmadığı gibi gayet de güzel bir akşam geçirmişler hepbirlikte.
Operalarla ilgili en büyük sıkıntım genelde İtalyanca olmaları ve muhteşem müziğe eşlik eden yine muhteşem olan sesin ne söylediğini anlayamamam. Okulda başladığım İtalyanca kursunu ilk kurun ortasında bırakmasaydım, belki birkaç kelime yakalayıp, efsane diye adlandırılan ve gerçekten muhteşem bir sese sahip Dünyaca ünü tenoru dinlerken çok daha fazla keyif alabilirdim. Eskiden vardı, operalarda üst yazı uygulaması. Sahnedeki oyunda ne söyleniyorsa, üst tarafta Türkçe'leri yansılıtılıyor ve anlayabiliyordunuz. Jose Carreras'ta da böyle olur mu diye bir ümitle gittim ki, maalesef sadece sesinin muhteşemliğini ve canlı izlemenin büyüsünü yaşamak dışında neler söylediğini anlamam mümkün olmadı.
En son ne zaman bir konsere gittik diye düşündük beklerken eşimle. Kendisi hatırlayamadı, ben ise bir buçuk yıl kadar önce kızları götürdüğümüz İspanyol Gecesi'ni hatırlayabildim ancak. Açıkhava'da konser keyfi başka. Hafif serindi tabii, ilk yarı da oldukça geç bitince, yolumuz uzak evde de bekliyorlar deyip, erken çıktık konserden. Çıkışta aldığımız CD'den devam ettik konsere.
İtiraf etmeliyim ki, dışarıda geçirileceği kesin bir geceyi, Karayip Korsanları'nı açık havada seyrederek geçirmeyi tercih ederdim diyerek gittim konsere, ama iyi ki dinlemişiz Carreras'ı.
En son veli toplantısında, müzik öğretmenlerine, çocuklara farklı müzikler dinlettirip, dünyada olup bitenlerden haberdar ediyor musunuz acaba demiştim. Cevapları pek doyurucu değildi. İş bize de düşüyor tabii ama okul bu tip kaynaklara çok daha yakın ve sırf bu işe ayrılmış saatleri varken, küçük kulakların duyduğu müzikleri çeşitlendirmeli. Yabancı kalmamalı çocuklar. Sadece operaya değil, tüm müzik türlerine.

Cuma, Mayıs 25, 2007

Mis Kokulu Kitap!

Sevgili Binnur sessiz sedasız, yaptığı nefis ekmekleri bir kitapta toplamış! Çok sevindim ve Haziran'da kitapçılardan ısrarla isteyip hemen edineceğim. Bravo Binnur, tebriklerimi kabul et şimdiden.

Su

Su konusunda olabildiği kadar titiz davranmaya çalışıyorum. Burada güzel bir çalışma yapmışlar. Çocuklarımız, geleceğimiz için her türlü israfı durdurmak görevimiz. Daha duyarlı olmalı. Öncelikle ben ne yapabilirim demeli. Kendi adıma pekçok yapılabilecekler var. Çocuklara da tutumluluğu aşılamanın en iyi yolu onlara örnek olmak. İtiraf etmeliyim ki, çok iyi örnek olamadığım zamanlar oldu. İşi sıkı tutmalı. Çeki düzen vermeliyim kendime. Bugünden başlayarak hem de.

Salı, Mayıs 22, 2007

Okuma Bayramı

Pazar günü okuma bayramımız vardı. Çoşkulu, renkli, hareketli, dakik, eğlenceli ve neşeli geçti. Bir yılda bu kadar büyümüş olabilirler mi diye şaşırtarak velileri, karşımızda ufak ölçekli de olsa 1 yıl daha büyümüş insanlar gördük. Gururla, azimle görevlerini yerine getirip, tekleyen arkadaşlarına unuttuğu sözleri fısıldayacak kadar büyümüş, dayanışmayı öğrenmiş, ışıl ışıl bir sürü gencecik çocuk, gelecek günler için hala umut var dedirtti bana. İçim ferahladı. Sular serpildi biraz yüreğime.
Kendi okuma bayramım, ki bundan yirmiyedi yıl öncesinden bahsediyor oluyorum bu durumda, ve o günkü heyecanım aklımda. Sanırım kızım da hatırlayacak ileride bu günü, hoş hatırlamasa da heyecandan ve oğluşumu uzun süre kucağımda tutmaktan yorulmuş kolumun titremesinden biraz oynak çekimler yaptığım kasetten izleyebilecek. Neyse ki daha çok babası kaydetti herşeyi, eminim benden kat kat iyi bir kameraman.
Hoş, çocukların günlerce hazırlanıp yorulup, sahnede uzun ve heyecanlı gösteriler yaptırılmalarına biraz şüpheyle bakmıyor da değildim. Ama o kadar insanın önündeki rahatlıkları, sakince mikrofon düzeltmeleri, uzun uzun şiirleri rontları takılmadan okumaları, sahne giriş çıkışları, disiplinli tavırları iyi ki böyle bir gösteri hazırlanmış dedirtti. Tüm öğrenciler ve öğretmenler çok yoruldular eminim ki, ufak aksaklıklar olmuş dediklerine göre ama biz göremedik onları. Bizim hatunumuz ise çok başkaydı o gün, bizim gözümüzde. Sanırım o da farklı biz gözle baktı kendine. Gerçi hemen ertesi gün beşinci sınıflar bahçenin hep oyun oynadıkları kısmından bizimkileri kovalayınca çok üzülmüş. Onların da bir zamanlar birinci sınıf olduklarını unutma, kendileri unutmuş galiba dedim. Biraz rahatladı. On yıl boyunca bu okulda kalmak istiyorum dedi bir de bana. Neden on bilmiyorum ama okulunu seviyor demek ki. Umarım böyle devam eder..

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

İlk Mavişler

Bugün oğluşun ilk mavi kitaplarını aldım. Burdan da temin edilebilirmiş, bağlantı vermek için ararken gördüm. Ablasıyla neredeyse tüm seti zevkle tamamlamıştık ve çok eğlenmiştik. Sanırım toplamda beş altı kitaptı eskiden, yenileri eklenmiş galiba. Biraz fiyatları artmış bu yıl. Henüz erken olabilir ama görünce dayanamadım, toparladım hemen birkaçını. Ablasından duyup öğrendiği kadarıyla yirmiye kadar saymaya başladı bile, özgün bir sıralama yapıyor tabii, onikiden sonra onsekiz gelemez diye bir kural yok ki.

Pazartesi, Mayıs 14, 2007

Üzgün

Her sabah neşeli doğamıyor güneş. Anlık da olsa anneler de çam devirebiliyor. Anneler de üzebiliyor çocuklarını. Oysa ki, tüm haftasonu boyunca bana yazılar yazdın kalpler içinde, kartlar verdin ellerinle boyadığın ve okul kermesinden alınma pembe inci boncuklu küpelerim bile varken, ha bir diğer hediyem de içi lavantalı güllü kırmızı keseciğimden hala mis kokular yayılıyorken, seni bu sabah kırmasam ne iyi olacaktı. Bakışın aklımda, öyle ufacık, öyle kırgın ve öyle üzgündü ki gözlerin, akşam olsa da sana sıkı sıkı sarılsam diye çabucak geçsin saatler istiyorum. Gözlerimin önünde o kadar hızla büyüyorsun ki, bocalıyorum.
Akşam olsun biran önce, gözlerinde gülücükler göreyim. Bu akşam birlikte uyuyalım. Uyumadan önce de bol bol konuşalım. Akşam olsun biran önce.

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

Pazar

Pazar günleri başka bir plan veya ani bir program olmadığı sürece, mutlaka yaptığımız şeyler ve mutlaka uğradığımız yerler vardır. Rutinimiz bellidir. Ama gelecek tekliflere de herzaman açığızdır. Başkaca söz verilmiş bir yer yoksa, hemen yeni plana uyarız, ona göre kendimizi ayarlarız. Zamanı en iyi nasıl değerlendirebiliriz hesabı yaparız. Faydalarını da çokça görürüz. Dünkü gibi, ani Sapanca planına ailecek hemencecik hazırlandık mesela. Kızım ve arkadaşlarını çıplak ayaklarla dere içlerinde çamur içinde oynar, etrafta koşuşturur ve gülüşür görmek, oğluşumla birlikte küçük dereciğe taş atmak inanılmaz keyifliydi. Göl kıyısında konakladığımız yer rüzgarlı olmasına rağmen, yükseğe çıktıkça artan sıcaklık bunaltsa da, çok güzel bir gezi oldu bizim için. Alabalık tesislerine ek olarak mesela sucuk ekmek tesisleri de olsa süper olurdu. Öyle çok sevdiğimden değil ama açık hava bol oksijen müthiş acıktırıyor ve kılçık ayıklamak insanı yoruyor. Hele çocuklar yiyecekse kat kat dikkatli olmak lazım.
Yaz bastırmadan bol bol pikniksi geziler yapmalı, çimenlerde koşturup baharın keyfini çıkarmalı. Önümüzdeki günler nelere gebe, nasıl bir gelecek bizi bekliyor merak içinde iken, biraz olsun nefes alabilmenin yolunu bulmalı.
Bugün haftanın ilk günü ama şimdiden haftasonu planları yapıyorum. Sağlıklı olalım öncelikle. Bulabildiğimiz tüm boşluklarda, baharın tadını çıkaralım istiyorum. Öyle kısaldı ki bu mevsim, gözaçıp kapayana kadar bitiveriyor. Kaçırmayalım.

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

?!!

Oğluş, gece uykusu için yattığı yatağında kıpır kıpırdanmakta, anne odanın diğer köşesinde uzanmış uykuya dalış anını sabırla beklemektedir. Kıpır kıpırlar bir türlü bitmek bilmez. Mümkün olursa ablayı uyumadan önce tekrar görecektir anne. Ve daha bezelye pişirilecektir. Karanlık odada uyuyakalma riski de cabasıdır. Bir kaç kez hadi artık kapat gözlerini, oynama emziklerinle uyarıları yapılır. O ana dek, uyuyana kadar anneyi odasından çıkartmayan iki buçuk yaşındaki oğluş dayanamaz ve "Anne sen git artık istersen" deyiverir. Anne şaşırır, nasıl izin çıktığını anlayamaz. Peki, iyi geceler der, kızının yanına gidip iyi geceler sarılması yapar, bezelye pişirir. Hala şaşkındır.

Pazartesi, Nisan 30, 2007

Filmler

Sevgili Renkler sobelemişti, en beğendiğimiz filmler konusunda. Önem sırasını önemsemeden yazacak olursam:
Bram Stoker's Dracula, korku filmlerini kesinlikle seyredemememe rağmen, korkmadan seyretmiştim ve gördüğüm en iyi aşk filmlerinden biri idi. Aslında oldukça da eski. 92 yapımı. İzlediğim dönemde beni çok etkilemiş, uzun süre hafızamdan silinmemişti. Geçenlerde bir kanalda tekrar yayınlandı, sinemadaki keyfi tam olarak veremese de yine yeniden seyretmek çok hoşuma gitti.
Bir diğer etkilendiğim film de Hero oldu. Şiir gibi de dövüşülür mü canım? Oluyor bu filmde. Hikayenin, ülkesindeki politik etkileri bilemem ama benim üzerimde görsel bir şölen etkisi yapmıştı.

Hemen aklıma gelen diğer bir film ise Yılanların Öcü. Bu kadar mı inandırıcı olur bir film? Gurur verici, akılda kalıcı, nefis bir film bence. Diğer pekçok iyi Türk filmine haksızlık etmek istemem ama nedense bu film beni oldukça etkilemişti.
Sanırım üniversite bir veya ikinci sınıftaydım The Wall'u izlediğimde. Eve dönüp saatlerce, bir çeşit şok geçirmiş ve kıpırtısız kalmıştım. Daha önce gördüğüm bildiğim hiçbirşeye benzemeyen bu film, uzun süre, aklımda ansızın çakıveren görüntüler bıraktı bende. Sıkı bir de Pink Floyd dinleyicisi olmuştum tabii. Şimdi çok uzak geliyor bana. Şimdi seyretsem aynı etkiyi yapmayacağı kesin. Yine de iyi ki görmüş bu filmi gözlerim.
Müthiş bir film Rezervuar Köpekleri. Uzun zaman oldu seyredeli. Aslında bu aralar tekrar seyredip hafıza tazelemeli. Hikaye bile tam aklımda değil nerdeyse. Ama çok hoşuma gitmişti, bunu unutmadım işte.
Tabii ki Matrix üçlemesi. Filmlerde mantık arayan biri olmadığım için, patırtılı gürültülü şekilde bulunup sayılıp dökülmüş hiçbir mantıksızlık, bu filmleri beğenmeme engel olmadı. Eşim kadar üstüste ve defalarca seyredemesemde listemde olmalı bu filmler.
Uçurtmayı Vurmasınlar'ı nerede ve ne zaman seyrettim hiç hatırlamıyorum. Ama Barış'ın tatlı minik suratı hala aklımda. Çok güzel bir filmdi.
Aklıma geliverenler bunlar. Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter serilerine de bayılıyorum. Eskisi kadar sinemaya gidemiyoruz haliyle. Biz de ev sinemamızda gündemi yakalamaya çalışıyoruz, olabildiği kadar. Teknoloji nefis bir şey, bir de mısır pörtleklerinin kilo yapmayanı icad olsa harika olacak!

Çarşamba, Nisan 25, 2007

Fuar

Fuarları herzaman çok sevmişimdir. Öğrenciyken de az harçlık çıkartmadım buralardan. Çeşit çeşit fuarlarda, çeşit çeşit standlarda çalıştım. O yüzden her fuara gidişimde eski bir dostla karşılaşmış gibi hissederim. Sektör fuarlarının en eğlenceli tarafları ise herkesin orda olması ve uzun zamandır görüşülmeyen kişilerle karşılaşılması, neler değişmiş, kimler ne yapmış, kimlerin standları varmış onlara bakılması, gövde gösterileri, eski ve yeni tüm malzemelerin incelenebiliyor olması, tabii ki dedikodular ve haberler.. Haftasonuna kadar burdayım ben. Topuksuz ayakkabılarımla bol bol standları dolaşacağım.
Herkese şimdiden nefis ve en önemlisi sağlıklı bir haftasonu dilerim.

Salı, Nisan 24, 2007

Misafirler

Balkonda unutulan boş bir saksının, bize böyle bir sürpriz getireceğini bilseydim, bu kadar zamandır hep böyle misafirlerimiz olacaktı demek. Anne ve baba kumrular, günlerdir büyük bir sabırla ve sanırım nöbetleşerek de, sıcak tutmaya çalışıyorlar bu minişleri. Balkona her çıktığımızda, kuluçka yerinden iki minik ama son derece kararlı gözün bize baktığını görüyoruz. Sanırım bir kez daha bu şekilde iki yumurta yapacaklar. Birkaç yıldır yan komşuma giderlermiş aslında. Bu yıl balkonlarındaki boş saksıyı kaldırmışlar. Alışık olduklarından belki de, tabii aynı çift olduklarını varsayarsak, en yakın bize konuk olmayı seçmişler. Çok mutlu olduk. Hergün merakla izliyoruz. Bir değişklik, bir kıpırtı çırpıntı var mı diye. Henüz yok. Dün okudum, aynı misafirler Kuğu'da da var. Bizde ilk oluyor.
Demek ki bundan sonra baharda balkonda mutlaka boş bir saksı bırakılacak. İhitiyaç duyan minik misafirler için.

Cuma, Nisan 20, 2007

:(

Çarşamba'dan beri ufaklık sürekli kusuyor. Perişan vaziyette(yiz). Bakıcı ablamız da dün akşam belirtiler başlamış. Doktorumuzdan da burdakine benzer bilgiler aldık dün muayenede. Hırpalayıcı bir hastalık. Geceyi rahat geçirdik neyse ki. Şimdi beklemedeyiz, ishal heran başlayabilir dedi doktor. Umarım hafif atlatır(ız).

Cuma, Nisan 13, 2007

Sobe

Sevgili Hande ve Çenebaz, 3x3'te sobelemişlerdi beni. Daha önce benzer şekilde 4x4 sobesine yazdığım soruların cevaplarını aynı şekilde yazayım dedim ilk iki soru için. Diğer soruların taze cevapları aşağıda:
Yaşadığım 3 Yer:
-Tuzla/İstanbul (geç buldum çabuk alıştım)
-Yalıkavak/Bodrum (her yaz istisnasız, baba evim)
-İzmir/Bornova ve Çapa/İstanbul (çoook eskiden çocukken) ve -Elazığ (çoook eskiden birazcık büyümüşken)
Tatil İçin Gittiğim 3 Yer:
-Yalıkavak/Bodrum (çok az görüşebildiğim uzak sevgilim)
-Bozcaada (ah o şarap kokan sokaklar ve kale dibindeki çay bahçelerinde çekirdek yemek)
-Halfeti/Urfa (yıllaaaar önce gitmiştim, hala unutamam, artık görme şansım da yok) ve -Eşimle Ege ve Akdeniz turu yapmıştık bir kez. Arabayla tamamen plansız. Nefisti. Cunda'yı, Kekovayı ve Patara'yı çoook sevmiştik.
Yaşamak ya da Görmek İstediğiniz Üç Şehir:
-İstanbul bulunduğum yerde yaşamaktan çok memnunum.
-Görmek istediğim yerler ise fazlaca ama birkaç isim yazayım: Viyana, Floransa, Budapeşte, Norveç, Mardin, Karadeniz çevresindeki şehirler (en uzak Kastamonu'ya kadar gidebildim, o da yıllar önceydi), Uzak kıtalardaki şehirlerden de birkaç tane görsem fena olmaz
Şu Anki Mesleğiniz:
Gemi inşa mühendisiyim. Ama daha çok masada inşa diyelim. Sahada inşa için yaşlıyım artık.
Dünyaya Yeniden Gelseydiniz Hangi Mesleği Yapmak İsterdiniz:
Endüstri ürünleri tasarımı okumak istemiştim. Kılpayı puanla kaçırmıştım. Aklıma hala bu gelir ama yapacak birşey yok.
Kesinlikle Yapamazdım Dediğiniz Meslek:
Paraşütle atlayamazdım bu yüzden amfibi komando olamam mesela. Bir de halı dokumacısı olamazdım herhalde, o ne sabırdır halıcı genç kızlardaki, bravo ve pes diyorum!
Yaşam Felsefenizi Oluşturan Sözlerden Biri:
Altın, gümüş, pırlanta, zümrüt,sedef,yakutla kim mutlu olmuş dünyadaaaa? Bir tek içten gülüş, bir tatlı söz, bir bakış yeter banaaaa!
Bir Kitaptan Alınma Çok Sevdiğiniz Bir Bölüm:
"Şunu bilin ki Prensim..." diye başlayan ve her Conan çizgi romanının başına olan giriş metni. Doğaçlama oldu bu şimdi. Soruya cevap aklıma ilk bu geldi. Uzuuun yıllardır da okumadım. Başka da aklımda tuttuğum metin ya da paragraf yok.
Çok Sevdiğiniz Bir Şiirin Parçası:
Yerçekimli Karanfil
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda ....................
Edip Cansever

Aklıma bu geldi ama kopya çektim antoloji.com'dan.
Üç Yemek Tarifi:
İşte tam bu noktada, Çenebaz ve Hande'nin aflarına sığınarak, hafiften (!) kaytarıyor ve sadece bir tanecik madde ile cevap verebiliyorum. Geçen akşam yaptığım kekciklerin resimlerini çekebildim ancak. Tarif Pastacı'dan Burcu'ya ait. Nefisss oldular, burdan teşekkür edeyim kendisine. Ben fındık yerine, bizimkiler daha çok sevdiği için bol ceviz koydum. Bu akşam muhtemelen hiç kalmamış olacak, zira resmini bu sabah çektiğimde uzun tabağın yarısı boştu. Kekcikleri tüm blog arkadaşlarıma armağan ediyor ve eğer siz de ciddi bir çikolata-sever iseniz,tarifi mutlaka deneyin diyorum.

Salı, Nisan 10, 2007

Sihirli Çizmeli Komedi

Haftasonu ani bir kararla Yayla Sanat Merkezi'ndeki, Sarıyer Sanat'ın hazırladığı Sihirli Çizmeli Komedi oyununa gittik kızım ve arkadaşlarımız ile. Havanın da güzelliği ile olsa gerek, dış mekanların kalabalığına inat, salon oldukça boştu. Sanırım iki yıl kadar önce, aynı ekibin Uyuyan Güzel oynuna gitmiştik. Hatta bu, kızımla birlikte gittiğimiz ilk tiyatro oyunuydu. Yine keyifli ve özenli bir çalışma bulduk sahnede. Çocuklar pür dikkat izleyip, sahneden gelen sorulara cevaplarla bizzat oyuna katıldılar. Sahnede hem dans, hem müzik, hem de komedi olunca aksini beklemek olmazdı zaten. Hareketli Karadeniz ritimleri, herhalde fazlaca kulak alışkanlığımız olmamasından başta sürpriz gibi gelmesine rağmen, sonradan alışılan ve oyuna çok yakışan bir fon, hatta başrol oyuncularından biri olmuş. Tabii oyundaki karakterlerin adları ve yer isimleri, Karadeniz'dekilerden öte farklı ülkeleri çağrıştırsa da, bunu sadece büyüklerin kafa yoracağı gereksiz bir ayrıntı olarak düşünüyorum, çocukların bundan herhangi bir rahatsızlık duymadığına eminim. Oyun sonunda tüm abiler ve ablalar çocukların yanlarına gelip selamlaştılar ve konuştular, bence bunu tüm çocuk oyunlarından sonra yapmalılar. Hafif utangaçlıkla da olsa merakla etraflarında dolaşmaları ve kimisine dokunmaya çalışmalarını görmek çok eğlenceli idi. Bizimkiler de oldukça eğlendiler, hem oyunda hem de oyunun başlamasını beklerken ve arada bol bol gülüştüler. Bu salonla ilgili olumsuz bir konu var ki, o da koltukların ufak seyirciler için uygun olmaması ve çocuklar için yükseltici bulundurmamaları. Kızlara mukayyet olmaya çalışırken, yetkililere bunu söyleyemeden çıktık salondan ama bir dahaki gelişimizde söylemeliyim. Sonraki sezona yetiştirirler belki.
Bir de pamuk şeker yerken ellerin yapış yapış olduğunu unutmuşum. Sayısını hatırlamadığım yıllardır yememiştim. Kızım denemek istemedi, ben de onun arkadaşları ile birlikte yedim. İkisi 7, biri 35 yaşında ve ellerinde pamuk şekerler olan üç hanım, oldukça ilginç bir görüntü idi sanırım.
Çok eğlendik ya, dönüşte acısı çıktı ve feci bir trafiğe yakalandık sahilde. Uyandığında yanında olacağız demiştim oğluma, sözümü tutamadım bu yüzden. Ama yine de döndüğümüzde neşeli idi. Zaten, şöyle ufak tefek birşeyler yapıp tekrar attık kendimizi dışarı. Sonrası ayrı bir yazı konusu, şu kadarını söyleyebilirim ki çok yorulduk ama değdi.
Haftasonunu iple çekiyorum şimdi.

Çarşamba, Nisan 04, 2007

Memnun Kaldıklarımız

Nilüfer ebelemişti beni. İşimize yarayan, alıp memnun kaldığımız, çocuklarla ilgili olan ürünleri yazacaktık. Evde teker teker resim çekeyim de öyle yazayım diye diye epey bir zaman geçti. Ben de arşive başvurdum ve hiç olmazsa bir tane fotoğraf ekleyeyim dedim.
Fotoğraftaki bisikleti ve Thomas treni epey bir ilgisini çekiyorlar (Ebruş trendeki elleri ve ayakları tanıdın mı?). Ara ara ortalıktan yok ediyoruz bu iki oyuncağını. Yeniden ortaya çıkardığımızda yeniymiş gibi ilgileniyor oğlum.
Bu oyuncaklar değil ama,aslında pek çok eşyası ablasından kalma. Mesela mama sandalyesi. Peg-perego marka sanırım, ufak tefek yırtıklar da olsa hala kullanıyoruz ve ayak açıklığı geniş olduğu için devrilme tehlikesi de daha az. Masası çıkan modeller çok daha iyi, temizleyebilme açısından. Puset ve ana kucağı da ablasının. Haşim İşcan Geçidi'nden almıştık epek bir pazarlıkla ama 7 yıl önce bile pahalı idi bu set. Ana kucağını kızımdan sonra oğlumun doğumuna kadar iki üç bebek daha kullandı ve oğlum doğduğunda hala yeni gibiydi. Markası sanırım Graco idi. Puseti de süspansiyonlu janjanlı bir araç olmasına rağmen, her ikisi de puseti değil kucağı veya yürümeyi tercih ettiklerinden daha çok üzerinde çantalarımızı ve kışın kıyafetlerimizi taşıdık. Daha basit bir tekerlekli gereç iş görürmüş. Geçen yıl, bahçeye indiğimizde dolaşabilmek için öyle basit bir puset almıştık ama oldukça küçüktü ve oğluşum çabucacık büyüyünce daha fazla kullanamadık. Bu yıl zaten kendisini tutabilene aşkolsun.
Yine kızım doğmadan önce aldığımız, daha doğrusu annemin hediyesi olan açılınca hem kademeli şekilde yatılabilen, hem de oyun parkı olan bir portatif yatağımız var ki, herhalde gezmediği yer kalmamıştır. Hala da gayet iyi durumda. Oyun parkı niyetine hemen hemen hiç kullanamadık ama tatillerde veya şehir dışı ziyaretlerde, eskiden kızımı şimdilerde ise oğluşumu (büyük yatağa geçme çalışmalarına başlasak da) gönül rahatlığı ile içinde uyutabildik. Bunun da markası Pierre Cardin.
Çok cicili bicili olmasındansa makul fiyatla maksimum emniyetli ve dayanıklı olanı tercih etmek, gereksiz yere servet ödememek en doğrusu bence. Bir de araba koltuğu çok çok önemli tabii. Kızımda Römer'in oldukça dayanıklı ve satıcının da en iyisi budur dediği bir modelini seçmiştik. Sonradan artık büyüyüp de henüz bir kardeş düşüncemiz yokken, koltuğu vermiştik. Hal böyle olunca oğluşumun ikinci el olmayan nadir araç gereçlerinden biri olan Kraft marka bir koltuk aldık. Çok fazla pahalı da olmayan bir modeli. Ama oldukça kullanışlı. Şimdiye kadar herhangi bir sıkıntı yaşamadık. Yaşamayız da umarım.
Aklıma gelenler bunlar. Artık o kadar fazla çeşit ve fiyat aralığı var ki, bebekler veya çocuklar için birşeyler almadan önce ciddi bir piyasa araştırması yapmak gerekiyor. En doğrusunu, en kullanışlısını, en uygun fiyata alabilmek için gerekli bu.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Ha unutmadan elektronik ateş ölçer değil, eczanede satılan bildiğimiz eski tip termometreler daha güvenilir. Bizim gibi heveslenip almamakta fayda var.

Pazartesi, Nisan 02, 2007

35.Yaşım

Dün, hayatımın 35.yılına merhaba dedim. Kulağa, daha erken yaşlardan bakıldığında oldukça büyük bir rakam gibi gelsede, 35.basamağın aslında o kadar da yüksekte ve uzakta olmaması, gayet normal ve hiçbirşey değişmemiş gibi hissedilmesi tuhaf. Sanki "yaş"lanmak benden bağımsız bir kenarda kendi kendine rakamları büyüyen bir sayaç.
Evde nefis bir Pazar kahvaltısı, ardından okulda veli toplantısı ve devamında çocuklarım,eşim ve annemle harika bir yemek. Herhalde daha güzel geçiremezdim bu günü. Hediyelerimse ayrı bir konu. Eşim çok güzel bir kolye almış. Beklemiyordum ve büyük sürpriz oldu itiraf edeyim ki. Annemin aldığı nevresim takımının desenlerine bayıldım. Bakıcı ablamız alamadığı ve sürekli alamadım diye hayıflandığı ev hediyesi ve doğumgünü hediyesini birleştirip bir düdüklü tencere almış bize. Masraf etmese iyiydi ama ince düşünmüş. Kızlar tam da gününde verilmek üzere ayarlamışlar hediyelerini. Veli toplantısı çıkışında hediyemi alınca hem çok şaşırdım hem de çok mutlu oldum. Zevkime ve evime son derece uygun bir heykel-vazo karışımı seçmişler. Çok beğendim. Telefonla arayıp beni hatırlayanlarsa ayrıca mutlu ettiler beni. O kadar işlerinin ve bazıları içinse o kadar sıkıntılarının arasında düşündüler doğumgünümü. Gerçekten değeri biçilemez.
Ve çocuklarımdan, biraz da doğumgünüm olması sebebiyle talepkar davranarak, bir sürü yumuşacık küçücük öpücük ve sarılma aldım. Acaba yeterince şükredebiliyor muyum diye düşündüm. Bütün bunlar için.
Resimdeki pasta anneme geçen sene yaptırdığımız pasta. Bu resmin devamında gözleri gülerek bakıyor ve ağız dolusu gülüyor. Çok seviyorum o pozunu. Bu sene tek kişilik pastacıklar aldık sadece eve dönerken. O yüzden, annemin doğumumla ilgili kutlanması gereken en birinci kişi olması sebebiyle onun pastasının resmini koymak istedim.
Hafta tüm hızıyla başlıyor. İşleri düşündükçe yoruluyorum biraz. En iyisi düşünmeden yapmaya başlamak. Bir de ebelenmiştim ve hala cevaplayamadım, en kısa zamanda yazmalıyım. Anlatacak da çok şey var aslında. Not etmek istediğim. Fırsat bulursam yazacağım. Şimdi çalışmalıyım.

Pazartesi, Mart 26, 2007

Bursa Ziyareti ve Markalar

Haftasonu babaannemizi, amcalarımızı, yenge ve yiğenlerimizi ziyaret için Bursa'ya gittik. Anneannemiz de bizimleydi. Amcaları, babaanne ve anneanneleriyle birlikte geçirdikleri zamanda, çocukların keyiflerine diyecek yoktu doğrusu. Toplamda bir gece ve bir gün kalmış olmamıza rağmen, yoğun ve her yönden gelen ilgi ve alaka ikisini de mest etti. Hafif şımarmalar olmadı değil. Çok da üzerinde durmadık.
Giderken ve gelirken feribot çok ilgilerini çekti. Yaşları gereği farklı şekillerde tabii. Oğlum, denizde gördüğü diğer feribot ve gemilerin hepsini kaldırabileceğini söyledi bize. Dikkatle ve uzun uzadıya etrafını inceledi. Kafenin olduğu bölümde, bir güzel oturup çubuk kraker yerken insanları ve bu değişik yeri seyretti. Kızım da güverteyi yamuk yapmışlar, düz değil dedi. Neden öyle olduğunu anlattık. Bu ne diye sorduğu kutuların içlerine kaçamak bakışlar attık.
Merak etmeleri ve sormaları inanılmaz hoşuma gidiyor. Bursa'da iken abim söyledi, oğluş çağlarındaki ve daha büyük çocuklar günde ortalama 400 soru sorarlarmış! Ben bizde bu rakamın çok daha üzerinde soru sorulduğunu da düşünmüyor değilim hani. Herbirine cevap bulmak da sanıldığı kadar kolay değil. Hem de şimdiden.

Bir de Ebruş beni ebelemişti. Vazgeçemediğimiz markalar konusunda. Bursa'ya giderken ve dönerken çocukların uyudukları anlarda bu konuda düşündüm. Genelde yerine, duruma, bütçeye,ihtiyaca göre karar verip seçim yaparım ama mesela Özsüt'ten pasta alırken fiyatını sormam. Belirli bir market tercihim maalesef yok, çünkü herbirinde iyi bulduğum birşeyler varken, hepsini birarada bulabildiğim bir yer yok. Elektronik eşyada Philips'i çok güvenilir bulurum nedense. Çocukların kıyafetlerini Kanz'ın "outlet" (sezon sonu demek galiba) mağazasından alıyorum sıkça. Seri sonu ama uygun fiyatlı oluyorlar. Oldukça da dayanıklılar. LC Waikiki de fiyat kalite dengesi açısından, çocuk kıyafetlerinde cankurtaran olabiliyor. Şimdi aklıma gedi, Pınar'ın ekmeğe sürülen beyaz peynirini değiştirmiyoruz. Starbucks'ın kahvelerini, diğer kahvehanelerdekilere göre daha başarılı buluyorum ve sürpriz yaşamak istemiyorsam burayı tercih ediyorum. Pek sadık bir marka takipçisi değilim anlaşılan, zira daha fazlasını bulmakta zorlanıyorum. Aklıma geldikçe ya da yeni alışkanlıklarım oldukça eklerim artık.

Pazartesi, Mart 19, 2007

İstanbul Turları #2

Bu Pazar yine sabah erkenden attık kendimizi yollara. Sahilde, arada bir kapasa da yine de güneşli denebilecek bir günde, arkadaşlarımızla nefis bir Pazar kahvaltısı yaptık önce. Rezervasyon yaptırmamıza rağmen listesinde görünmediğimiz mekanın pişkinliğine fazla da sinirlenmemeye çalışarak, ani bir manevrayla, hemen yan taraftaki kahvaltıcıya geçiverdik. Kızların keyfine diyecek yoktu doğrusu. Oğluşumla kucak kucağa kahvaltı yaptıktan sonra babamız nöbeti devraldı benden. Küçük oyun parkında ablalarıyla ve diğer çocuklarla oynamaktan müthiş keyif aldı ve hiç tanımadığı çocuklarla oyuna kuruldu hemen. Benim bildiğim erkek çocukları oraya buraya tırmanır, atlar zıplar. Kızlar daha narindir. Yok ama gerçek öyle değil..Bizim kızlar ufacık oyun alanının altını üstüne getirdiler. Hem bu oyun alanları artık boylarına poslarına küçük de gelmesine rağmen, alabildiğine eğlendiler. Arada bir ufak kazalar da olmadı değil tabii. Neyse ki bu konularda hafızaları pek iyi değil, çabucacık unutup tekrar oyuna dalabiliyorlar. Öğlen vakitlerinin sonlarına doğru istemeyerek de olsa, buluşmaları tekrarlamak üzere sözleşip dağıldık. Tam da oğluşun uyku vakti geldiği ve eve dönsek yolda kısacık uyumuş olacağı için uzun bir yola gitmeyi gözümüz kesti ve atladık İstanbul Modern'e gittik. Tophane'deki eski antrepoların arasındaki bu bina hepimizi heyecanlandırdı açıkçası. Farklı anlamlarda ama. Mesela oğluşum geniş sergi alanını görünce "Hadi koşalım!!" dedi sürekli. Kızım ise "Benim de sergime gelir misiniz?" dedi bize. Eşim siyah beyaz fotoğraflara meraklıdır. Tam da ona göre olan Magnum ajansının düzenlediği Türkiye resimleri sergisi, Süreli Sergi Salonu dedikleri alanda ve onaltı tane LCD ekranda gösterimde idi. Benimse ilgimi en çok kitaplardan yapılmış yapay tavan çekti. Altına yürümek masal dünyasında bir gezinti gibiydi ve her basit ama parlak fikir gibi beni büyüledi.
Bilet fiyatları da tahminimden uygundu. Bir de girişte 3 ytl'ye bir telefon kiralıyorsunuz. Multimedya turu dedikleri, tüm sanatçılar ve eserleri hakkında az ama öz bilgiler alabileceğiniz yazıları, telefonun ekranından seçiyor, aynı anda dolaşırken de dinleyebiliyorsunuz. Müthiş faydalı. Hem fotoğraf sergisini , hem de kalıcı resim sergisini eşimle nöbetleşe gezdiğimiz ve müze saat altıya çeyrek kala kapandığı için her bir sanatçı ile ilgili bilgileri dinleyemedik ve müzedeki tüm çalışmaları inceleyemedik ama yine de hepimiz keyif aldık bu turdan.
İki kat arasında biraz soluklanmak için (mekanın çok büyük olmasından değil, oğluşumla attığımız turlardan bir miktar yorulduk tabii) nefis manzaralı kafesinde harika kahve ve pasta keyfi yaptık. Mümkünse güzel havada ve haftaiçi gelinip, dışarıdaki oturma alanında yapılmalı bu keyif. Hatıra eşyalar pahalıydı ama. Ufak bir bloknot ve dolap üstü mıknatısı alabildik sadece.
Müzenin hemen girişinde çocukların özgürce resim yapabileceği özel bir alan var. Kalem ve kağıt bolca mevcut. Bizimkiler üst kata çıktığımızda bu odada kalmayı tercih ettiler. Anladığım kadarıyla doğum günü partileri de yapılıyor burada ve müzeye özgü etkinliklerle renkli ve farklı anlar yaşatılıyor çocuklara. Farklı olduğu kesin. Ancak çok heveslendirici bulmadım ama mesela sınıfça gelinip de partiye gerek olmadan da yapabilecekleri etkinliklerdir bunlar diye düşünüyorum. Bizim okula bir ara önereyim bunu. Belki müze ile görüşüp, böyle bir etkinlik ayarlanabilir çocuklar için.
Bu arada, kalıcı sergideki onca yaştaki enfes resimlere yakından bakmak kesinlikle heyecan vericiydi. Şaşırtıcı idi. Zamanımız tamamı için yetmedi ama aklımızda çok hoş anlar kaldı dünden. Yine gitmek gerek. Ama gelecek sefere biraz daha vakit ayırabilmek lazım.
Evimize vardığımızda hepimiz oldukça yorgunduk. Oğlum ilk bulduğu yere (ki eve girer girmez karşısına çıkan ilk halının üzeri oluyor bu) boylu boyunca yatıverdi ve iyi geceler dedi. Kızımda yattıktan onbeş saniye sonra uykuya daldı. Biz de, son bir gayret Ölü Gelin animasyon filmini seyrettik.
Yeni bir hafta ve işler yoğun. Ben hazırım..

Salı, Mart 13, 2007

Beşinci Olmak

Öğretmenimiz yeni bir çalışma başlattı yakın zamanda. Okuma alışkanlığının kazandırılması için sadece çocukların değil, evde bizim de yapmamız gereken pek çok şey var. On maddelik evde yapılabilecekler listesinin çoğunu zaten uyguluyormuşuz. Ancak en önemlisi için biraz daha özen göstermek gerek. Çocuklar bizi okurken görmeliler. Haftasonlarında gazete okurken görünmek bunun için yeterli değil. Biraz daha çaba göstermemiz lazım.
Bir de ödül var bu çalışmada. Öğretmenleri 30 gün içinde en çok kitap okuyan birinci kişiyi sinemaya ve yemeğe götüreceğini, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci kişilere de hediye vereceğini söylemiş. Çok heyecanlıydı bizim hatun bu konuda. Yanlız sadece eski okul arkadaşları ile kalabalık bir grup olarak sinemaya gitmeyi seviyor, bizimle dahi gitmiyor sinemaya. O yüzden birincilik ödülü ilgisini hiç mi hiç çekmemiş. Ama hediyeleri merak ediyor anlaşılan. Dün işten telefon ettiğimde ilk işi bu çalışmadan bahsetmek oldu bana. Eve dönünce, heyecandan büyümüş gözlerle, herşeyi baştan birkez daha anlattıkta sonra "Ben beşinci olmak istiyorum ama" dedi. Neden diye sorduğumda sinemaya gitmek istemediğini ve bir kitap okusa da beşinci olabileceğini, böylece hediye alabileceğini söyledi bir çırpıda. Altı buçuk yaşında bir kişinin kendince algıladığı şekilde olayı değerlendirip, beşinci olmak gibi bir hedef seçmiş kendine. Gülümsememeye çalışarak çalışmanın asıl amacını ve beşinci dahi olmak istese yine de pekçok kitap okuması gerektiğini anlattım. Anladı. Hemen üç hikaye bitirdi bile. Bilmediği kelimeleri sordu okurken. Oldukça da istekliydi. Kendi hikayelerini okurken ben de yanında dergimi okudum. İyi bir zamanlama ve çalışma oldu her ikimiz içinde.
Hikayeleri hep biz okurduk, şimdi kendi kendine okuduğunu görmek müthiş bir keyif. Hem beşinci olmak için de çok çalışmak lazım, hep birinci olunacak değil ya.