Friday, June 13, 2008

Öğrendim ki..

..rüyalar da gerçek olabilirmiş. Sen kendini bilirsin ve ben sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.

Friday, May 09, 2008

Megatronik Nedir?

Dün akşam çok şeker bir abla geldi bize. Çocuklar bayıldılar tabii. Nasıl aklı başında, nasıl cıvıl cıvıl. Gelecek yıl okulunda branşını seçecekmiş. Megatronik okumayı düşünüyormuş. Nedir ki o dedim. Robotların içlerindeki çipleri filan yaparmış bu kişiler. Senkronizasyon ve otomasyon gerektiren her alanda çalışabilirlermiş. Ülkemizde fazla yokmuş bu bölümü bitiren. Geleceğini garanti altına almak istiyormuş. Hem de ailesinin kurulu hazır işleyen bir işi olmasına ve okul sonrası iş bulma kaygısı olmamasına rağmen. Hayatta ne olacağı belli mi olur diyor. Bravo tabii.

Ben o yaşlarda bu kadar aklı başında mıydım diye düşünüyorum. Yok. Kesinlikle değildim. Olmalıydım ama. Geçti artık. İlerinin gençleri için herşey çok farklı. Etrafta o kadar çok malzeme var ki. Oyunlar, kitaplar, filmler, çizgi filmler saymakla bitmez.

Ay'da kitabına bayılıyoruz bu aralar. kitabın sonunda belki bizim de birgün aya gidebileceğimiz yazıyor. Oğlum pek istekli değil bu konuda, ay çok uzakmış ve orda yanlız kalırmış çünkü. Yine de legolarla çeşit çeşit uzay gemileri yapıyor. Şimdilik sadece odadan odaya seyahat ediyor bu uzay gemileri.

Bir de bu kitabımız revaçta. Yatmadan önce okuyoruz. Dünyadaki en büyük hayvan hangisidir onu tartışıyoruz sonra. İleride hangi konuyu seçerlerse seçsinler, megatronik konulara dalmasalar bile, bu yaşlarda gördükleri renklerin, şekillerin, hikayelerin, seslerin izlerini taşıyacaklardır diye düşünüyorum.

Şeker abla bir de çocuklar için olan Tabu oyununu getirmiş. Ufak çaplı bir paylaşamama krizi dolayısıyla oynayamadık oyunu. Bir süre cezalı kızım bu konuda. Sanırım bir sonraki haftasonu oynayabiliriz. Ben hiç oynamadım. Eğlenceli olacağa benziyor.


Wednesday, May 07, 2008

Ahval

Şimdilerde kendimi sürekli bir yazma isteği içindeyken yakalıyorum. Kaygan, parlak, gümüş grisi balıklar gibi oynaşıyor düşünceler ve herbir andan yazılacak not edilecek birşeyler buluyorum. Ne zaman koca bir kova doldurup yazmaya otursam, bir bakıyorum hepsi kaçmış balıkların. Kovada delik mi var nedir? Bu sefer birkaçını yakalayayım diyorum. Sanırım bu aralar kendimle konuşuyorum fazlaca. Bu yüzden not edilecek, habire kendimi dinlediğimden de kendi kendime aferin denecek pek çok şey buluyorum. Şunu yazmalıyım mesela. Bir hafta içinde tam beş kitaba başlayıp hiçbirine devam edemedim. Aferinlik bir durum değil ama not edilmeli. Kaptan Mihalis'te karar kılıp, uzuuuun zamandır bitirmeye çalıştığım Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü de fazla gücendirmeden bitirmeli. İlber Ortaylı kitabı biraz bekleyecek. Birkaç sayfa ile başladım ama dikkatim dağıldı çabucak. Okuyamadım. Başka bir dönem okunmak üzere, affına sığınıyorum değerli hocanın. 39 Basamak'ta ise daha ilk basamakta yorulup bıraktım kitabı. Beşinci neydi unuttum. Bir de bu başladı. Unutuyorum. Sürekli. Iris Murdoch geliyor aklıma. Filmin sonu nasıl bitmişti. Unuttum. Sadece sokaklarda kendini bilmez şekilde dolaştığı ve kıyıda oturup sürekli denize baktığı sahneler aklımda kalmış.
Film seyretmek herzamanki gibi keyif veriyor. Tek başına değil ama. Filmin başlama saatine kadar ise mutlaka birşeyler pişiriyorum. Bu aralar mayalı hamur denemeleri yapıyorum sıkça. Bu kadar zaman çekinip yapmadığıma pişman oldum. Başarılı sonuçlar çıkıyor. Fırında puf puf kabardıklarını görünce ellerimi çırpmak geliyor içimden. Yaşasın! Harika kabardılar! İçim de mayalanıyor sanki bu aralar. Yüreğim kabarıyor. Yoğurt mayalıyorum mesela. Bir yandan da kek yapıyorum diyelim ki. Üçüncü olarak ne yapsam diyorum. Bir türlü durmak bilmiyorum film başlayana kadar. Sabahları uyandığımda ayaklarımın sızladığını hissedip şaşırıyorum. Sonra hatırlıyorum. On buçukta film başlayınca oturmuştum koltuğa. Ondandır herhalde diyorum. Vücudumu dinliyorum. duyduklarım hoşuma gitmiyor bu aralar.
Elime kitabımı alıp, fırının başına geçiyorum bazen. Birşeyler pişirmek iyi geliyor, denemeler yapıyorum sıkça. Mutfakta müzik dinliyorum bir de. Çocuklarımın uyuma saati ve film başlayana kadar geçen bir buçuk saat sürede, duramıyorum bir türlü. Pişiriyorum, okuyorum, dinliyorum, bekliyorum, mayalıyorum, kokluyorum, yoğuruyorum, kalıplarla kesiyorum, düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum, durmuyorum.
Değişken ruh halleri içinde, aslında hangisiydim ben diye düşünmüyor da değilim. Sizinle tanışmış mıydık bir yerlerde? Evet siz, biraz önce sinirden köpüren kişiyle? İşyerinizde hem de. Yakışmıyor size! Hiç hem de. Yok o kadar kötü değil tabii, ama kontrolü de elden bırakmayın. Öfkeniz boğazınızdan beyninize doğru taarruza geçse de bazen, kendinize hakim olunuz. Profesyonellik bunu gerektirir. Değil mi ama?
Haftasonlarını iple çekiyorum. Hepbirlikte açık havada kahvaltı yapmayı seviyorum. Fırından taze çıkmış simitler ve poğaçalarla. Kalp çarpıntılarıma iyi geliyor bu. Biraz rahatlıyorum.
Küçük Mavi Balık yüzme yarışında üçüncü oldu. Sudan korkan, girmek istemiyorum diyen balık. İki yıl önce zorla ve ağlayarak başladığı yüzme kursundan bugüne, büyüdü mavi balık. Sıra minik balıkta. Okyanusa ne kadar hazır olurlarsa o kadar iyi. Okyanus. Büyük.
Bu endişe hallerim yıpratıyor beni. Dakikada kaç kez atardı normal bir kalp? Bilmiyorum. Şükrediyorum sadece. Bundan 11-12 yıl öncesine bakıp, hergeçen gün daha fazla şükrediyorum. Yine de yetmediğini düşünüyorum.
Ne çok felaket, ne çok kötü haber var. Kulaklarını, gözlerini kapamak bile yetmiyor. Bildiriliyor bir şekilde. Bilmekten kaçılmıyor.
Bu akşam evimizin yakınındaki çiçekçiden çiçek almayı unutmayacağım. Her akşam unutuyorum. Mayıs geldi. Hala koca bir demet papatya alamadım.
Bu akşam birşey pişirmiyorum. Misafirler gelecek.
Belki Kaptan Mihalis okuyabilirim ama.
Bakalım..

Monday, April 28, 2008

Troya

Henüz kendisini gidip görmedim Çanakkale'de. Ama geçtiğimiz Cuma, Homeros'tan efsanesini dinledim ve çok benzer beyaz bir maketini görebildim. Troya, tek kelime ile müthişti. Uzun zamandır görmek istiyordum bu topluluğu ancak bir önceki gösterilerine bir türlü fırsat olup da gidememiştim. Okul aile birliğinden birkaç hafta önce gelen yazıyı gördüğümde çok heyecanlandım. Nihayet gidebilecektim.
Gösteriyi soluksuz izledim. Müthiş bir disiplin, özen, etki, ihtişam..Bu topraklara yakışır bir gösteri ile Troya'nın hikayesini, muhteşem müzikler, kostümler, zımba gibi dansçılar, harika kostümler ve dekorlar eşliğinde dinledim.
Fırsat bulunursa izlenmesini şiddetle tavsiye ederim. Kızım da gelmek istedi ancak sonuna kadar dayanabilir mi diye endişe ettik ve biz eşimle gittik. Hem de gecikmiş doğumgünü hediyem oldu bu gösteri.

Dünkü gazetelerden birinin ekinde, Mustafa Erdoğan röportajı vardı. Konu Troya idi. Öğrendim ki, çocuklar için de bir müzikal projeleri varmış ve Troya'dan bile büyük bir proje imiş bu. Merakla ve heyecanla bekliyorum ben.
Dönüşte aynanın üzerinde kocaman bir kalp bulduk. Kızım hazırlamış. Beni, babasını ve kardeşini çok sevdiğini yazmış ve bizi hiç unutmayacağını eklemiş. "Aşkıııııım" diye de imzalamış. Sanırım bu kısmı Şahika gibi söylememiz gerekiyor. Dönüşte kocaman bir kalple karşılanmak çok hoştu doğrusu. Gece bizsiz, gayet sorunsuz geçmiş. Büyüyorlar. Büyüdükçe kolaylaşıyor herşey. Bence.

Friday, April 18, 2008

Keçileri Kaçırmak ve Sünger

Geçen hafta kızım ve arkadaşlarımızla gittiğimiz opera tam bir felaketti. İsmiyle uzaktan yakından alakası olmayan, hatta opera dahi olmayan, Polonyaca soyut bir tiyatro oyunu imiş meğerse. Çok sıkıldık, üst yazılar doğru düzgün okunmadığı ve belirgin bir konu da olmadığı için, hiçbirşey anlayamadık oyundan. Çantam omuzumda tetikte bir vaziyette, ara şimdi olur çıkarız diye sabrederken oyun bitiverdi neyse ki. Adında keçi ve opera olan bir oyuna rastlanırsa gidilmemesi, ya da en azından çocukların götürülmemesi tavsiye olunur. Yine de farklı bir deneyim oldu hepimiz için. Her oyun beğenilecek diye birşey yok. Kızlar en azından bunu tecrübe ettiler. Ay sonuna doğru bir sonraki aktivitemiz ise bir bale gösterisine gitmek olacak. En azından lisanı anlamama gibi bir sıkıntımız olmaz ve umarım bu kez keyifli birakşam geçiririz.

Bu aralar, bu sevimli sarı süngeri seyretmeyi çok seviyoruz hepimiz. Denk geldiğimizde toplaşıyoruz ve iki bölümü arka arkaya seyretmeden de dağılmıyoruz. Çok sevimli. Çok içten. Eskiden deniz biyoloğu olan yaratıcısının hayal gücüne hayran olmamak elde değil. Uzmanlık alanı ile alakalı tabii, ama yine de nasıl düşünmüş de bir deniz süngerini, dünya çapında sevilen bir çizgi karaktere dönüştürebilmiş. Çocuklar da ben de çok seviyoruz. Hatta ben masama bir tane maketini koydum bile. Sanırım bir miktar bu sevimli süngerin fanatiği oldum. Bu yaşta hem de.

Yine yoğun bir haftasonuna giriyoruz. Programlar şimdiden hazır. Her işin başı sağlık ama. Hepimize önce sağlık sonra güzel bir haftasonu diliyorum.

Thursday, April 17, 2008

Bugün..
Boş bir salyangoz kabuğu bulup, içine girip kaybolasım var..
Yarın..
Geçer herhalde.

Friday, April 11, 2008

Yeni Futbol Takımı

Hayat süratle akmaya devam ediyor. Daha dün ufacıklığını hatırladığım çocuklar askere gidiyorlar. Uzağa hem de. Aslında burdalarken de yılda iki veya en fazla üç kez görüşebiliyorduk. Yine de üzülüyormuş insan. Sağ sağlim gidip dönerler umarım. Tüm bekleyen annelere de sabırlar.

Yazının başlığına gelince;
Dün akşam yemekte konuşuyoruz. Konu yenmek ve yenilmeye geldi bir şekilde. Oğlum da herzaman yaptığı gibi konuşmaya kendi yorumuyla katılıp saymaya başladı:
-Biliyor musunuz ben Fenerbahçe'yi yendim.. Galatasaray'ı yendim (saydıkça da açık parmaklarından birer birer kapatıyor avucunun içine)..Beşiktaş'ı yendim..
Saydı saymasına ama baktı ki hala kapatılacak parmak var, e takımlar bitti, o da yeni bir takım ismi uyduruverdi:
-Dördüncütaş'ı yendim!
E beşiktaş'tan sonra tam da dördüncü parmağa uygun bir takım ismi oldu. Bol bol güldürdü bizi.
Bu, sohbete katılma isteği öyle güçlü ki, bir keresinde yabancı misafirlerimizle sofrada sohbet ederken, o da katıldı konuşmaya ve anlamasalar da onlara önce Türkçe birşeyler anlattı, sonra tamamen uydurma bir yabancı dilde birşeyler söyledi. Bu rahatlığı ileride de devam ederse, yabancı dil öğrenirken yaşanan aman hata yaparım korkusuyla konuşamamazlık sıkıntısına yakalanmadan,kolayca pratik yapabilir.

Bu akşam kızımla opera'ya gidiyoruz. Ve arkadaşlarımızla. Eleştiriler güzel ama bakalım hoşlanacak mı kızlar. Bu ay etkinlik yönünden yoğunuz. Annem de geliyor az kaldı. O olmadan zorlanıyoruz. Baba oğul yanlızlar bu akşam. Biz de kızımla gezmekteyiz.

Thursday, April 03, 2008

Taze Bilgi

Sabah oğlumla konuşuyoruz:
-Anne biz nerdeyiz şimdi?
-Burası Mercan canım.
-....
Bir süre sessizlikten sonra:
-Hayır Mercan değil!
-Ama eskiden burayı kuran insanlar böyle isim vermişler, Mercan diyorlar şimdi.
-Hayır! Mercan, denizin en alt katındaki sebzelere denir. Buraya değil!
-...
Bu noktada küçük dil yutulur, açıklamaya çalışılır ama karşı taraf ikna edilemez.
Sonuç: Burası Mercan değildir!

Tuesday, April 01, 2008

Nisan..Hem de 1'i..

Güle güle 35 yaşım. Merhaba 36.

Monday, March 31, 2008

Nisan Gelmiş

Mart ayının geldiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım, ne zaman gelmişti fark edememiştim bile. En son Aralık ayında yazmışım. Bir süre yazmayınca da konuya nereden gireceğini bilemiyor insan. Bir de işler bastırdı artık, kimseciklere gidip okuyamadığım, okuduğumda hissettiğimi yazamadığım için de rahatsız oldum, kötü hissettim. Arayan soran arkadaşlarıma çok teşekkürler. Buralar yine aynı sıcaklığında ve içtenliğinde. Devamsızlık yapanlar unutulmuyor, aranıp soruluyor ve insana merak edildiğini önemsendiğini hissettirip mutlu ediyor.
Parmak uçlarımda birsürü yazacak şeyler birikti aslında. Hatta sanırım bu bir ihtiyaç, ara da verilse içinden geliyor insanın. Yazmak istiyor. Bu yıl benim için önemli, iş yerimde yani. Bu yıl uzun süredir yaklaşamadığım konularda tecrübe edineceğim. İnsanın hedefi olunca sabahları daha rahat işe geliyormuş onu öğrendim. Hem sektörden de düşüş sinyalleri geliyor, bundan üç dört yıl sonrası için. İş varken çalışmalı, öğrenmeli.

Yazmadığım sürede neler olup bitti hatırlamak için fotoğraflara bakıyorum, binin üzerinde fotoğraf birikmiş. Kısa bir özette herhalde şunlar olmalı: Kardeşim olmadığı için, hala veya teyze olamayacağım. Ama sağolsun amcamın oğlu doğan bebeklerinin halası olmama (daha doğrusu ben dedim oldu) müsade ettiler de, bu zevki ben de tadabildim. Hem bunlar bu kadar küçük mü olurdu kuzum? Oğlum da kızım da merakla incelediler bebeği. Birilerinden büyük olmak ve kıpırdaşan oyuncak bir bebek görmek çok hoşlarına gitti sanırım. Oğlum bebeğin ayakta durup duramadığını merak etti mesela. Bir de ismi kendi adıyla aynı olsun istedi.
Eşimin bir kızı daha oldu bu arada. Fotoğrafı yukarıda. Ufukta, gelin gibi süzülüyorsa da daha yapılacak çok işi var. Bu aşamaya gelene kadar da, diğer işleriyle ve çok daha ağır yeni sorumlulukları ile birlikte, çok yorucu bir dönem geçirdi. Ve tam teslime yaklaşırken bu yoğunluk ve yorgunluğu, çok daha artmış durumda. Herzamankinden fazla desteğe ihtiyacı var. Bazen bu kadar yükün altından nasıl kalkabiliyor, çocuklarıyla oynarken nasıl gülebiliyor, evde bize yorgunluğunu nasıl hisettirmiyor diye merak ediyorum. Ben yapamazdım. Çok zorlanır ve iflas ederdim.
Fotoğraflara sıkı sıkıya hapsettiğim diğer bir anı ise İsrail gezisi idi. Büyüleyici Kudüs'ten resimleri bir başka yazıya saklayayım.
Hala beni çok üzen ve bir türlü düzelmeyen bir konuda ise ümidimi yitirmedim. Bir de annemi özledim. İşlerini halletmek için baba evime gitti. Az kaldı gelecek.
Şimdilik bu kadar.
Buralardayım.

This page is powered by Blogger. Isn't yours?