
Oyun başlamadan önce, birçok kez oğlumun bu merkeze tiyatroya geldiğini ve bir defasında da bir arkadaşının merdivenlerden yuvarlandığını hatırladım, üst kata çıkarken. Anaokulu çocukları için zorlu bir etap bu merdivenler. Başka bir çözümü, başka bir sahnesi yok mu acaba buranın? Ve neden olabileceğinden daha az bakımlı ve daha az özen gösterilmiş burası?
Salona girip kapılar kapandıktan, geç gelenlere sinir olunup, boş koltuklar için üzüldükten, e on yıldır sen nerdesin diye kendime kızıldıktan sonra, oyun başladı..
Ali Erdoğan'a televizyondan aşinayım ama sahnede ne kadar da sakin, kendinden emin, rahat..İnsanın kendi yazdığı oyunu sahnelemesi nasıl bir duygu bilemiyorum ama salon tamamen doluymuşçasına oynuyor hissi verdi bana. Yanlız kendisi değil, tüm ekip..Hikaye de çok hoştu. Rollerimiden hoşnut olabilmeyi, burnumuzun dibindekini farkedebilmeyi, eksikliklerimizin girinti ve çıkıntılarının başkalarının eksikliklerini tamamlayabileceğini ve böylece birbirimizin hayatında fark yaratabileceğimizi anlatıyordu bence. En azından bana ulaşan mesajı bu oldu oyunun. Işıltı ve ihtişamlı hayatların aksine, küçük ama önemli rollerin kahramanlarıyız hepimiz. Hüzünlü de bir aşk hikayesi aslında bence. Birlikte yaşlanamayan, belki birbirlerine ne kadar uygun olduğunu, burunlarının dibinde olmasına rağmen göremeyen iki insanın, bence, hüzünlü hikayesi..
Bizim hoşumuza gitti. Rollerimize daha bir sarıldık çıkışta sanki.
Oyundan bir iki gün sonra, çok sevdiğim birini kaybettim. Aslında, ani ayrılış haberini alana kadar, benim için ne kadar kıymetli olduğunu anlayamadığımı, hayatımdaki, küçük ama önemli rolünü geç farkettiğim bir insanın, ölümüne inanmak çok zor geldi. Hatta, hala birazdan çıkıp gelecekmiş gibi..
Çok geç..